18 Aralık 2008

TANRININ ELYAZISI (yeniden)

değişim
tabut kozası kelebeğin

sabah. gün sökmedi daha.
uzun bir süredir, düşünce yoluyla bile olsa,
sözcüklere yedirmekten kaçındığım,
beynimin labirentinde kukalı saklanbaç oynadığım
silik ışıltılı gizler,
penceremden görünen ocak ayı gibi çekiverdi gözlerimi.
donmuş, birbirine girmiş kar kristalleriyle
su damlasının alacaladığı
dipsiz kobalt mavisi yayılıyor ardında.
bu pekinliğin, çok uzun aralıklarla da olsa,
kendini ansızın serimlemesi,
yaşamımı yoğuran ellerin
ılık tene soğuk çelik parmaklı dokunuşları kadar açık,
taşırısız, yadsınmaz bir olağanötesi gerçekliği içinde,
çekmiş, küçülmüş, yitmiş bir ‘ben’in gözkapaklarını,
küçük çocuk şaşkınlığına eş kırpıştırmalarla açıyor.
bu erkin, ‘salt evrensel korku’ olduğuna eriveriyorum o an.
en yasak sözcüğün, ‘sevi’nin,
salt evrensel korkunun dolaysız dönüşümünden,
niteliği ve niceliği görecesinde pay aldığını
söylüyorum yüksek sesle.
bu açıklığa bir kez daha şaşıyorum.
korkunun saltık evrenselliği,
onun niteliksiz niceliksizliğinin
uçsuz bucaksızlığında tözleşiyor.
her ayrımlama / betimleme çabası, karşıt ve çelişik,
ama hep yineleme tümcelere dökülüyor.
bildiğim, “herkesin ve hiçkimsenin”
ancak kendi korkusunu dönüştürebileceğidir.
o, dönüştürülebildiği görecede varolur.
‘öteki’ ile ilişkideyse;
temel yüklem hiçbir zaman ‘paylaşmak’ değildir.
tersine, en çok ‘öteki’ne ‘gizlemek’tir.
uç trajik oyun buradan açımlanır.

çünkü ‘paylaşma’, seviyi kendi oyunundan silecektir.
replikler yerlerine kaçışıyor,
perdemi kapıyorum.

0 yorum: