27 Mart 2017

ara







                                                                                                                         Ancak sinlikte olur dirilmeler. 



Tersi yüzü karışmayan, birbirine karılmayan renkler de var.
“Ara” ise, hem açık, hem ulaşılmaz, ulaşıldıkça kaçan, aralığını koruyan olsa gerek.

Kimi renkler tutunamaz, yerini yurdunu bulamaz gibi; fırçanın çabası boşuna, ne palet, ne de tual. O tonu karan ustalar çoktan geçip gitmiş o kapıdan.

Turanın berisiyle yazının ötesi, sırt sırta düşüp cuk gelmez hiç. Belki bir -bilemedin- iki kez tüm yaşamında.

Tersine ya da düz gitmek değil işin; o aradan geçmek.

Bir kez...








21 Kasım 2016

Ğ BÜFE

 

                                                                                        Ğ Büfe



Yamalı asfaltın üstünden ip atlarcasına aşmak isteyip de becerememiş, korkudan donup kalmış bir armadillo karalamasını andıran yaya geçidinin ayağında, merdiven altına dayanmıştı Ğ Büfe. Ne çok büyük, ne de küçüktü. Tıkız tahta gövdesi, yalancı kiremitli çatısıyla şirin bile denebilir; hele boyası kavlak, yarı paslı demir üst geçitle birlikte bakarsan. Kıyas kıstasları zamanla ufalanıp tozlandığından mıdır, iki farklı türün ortak yaşam evriminde pişip, bir olmuşlardı. Demiri ayıramazdın ahşaptan;  kaşın gözden kaçışı  -ya da yolun öte yanından bakıp, basamakları tırmanıyorsun diyelim- denizaşırı bir liman feneri. Eğretilemeleri uzatıp, eğip bükmeye gerek yok: Değirmi tabelasında “Ğ Büfe”yi, beyaz üstüne kırmızı helvetica’yla okuman da yeterlidir.

Sokağa attın kendini. Sözün gelişi. Evden çıkmak istedim diyebilirdin. İstedin çünkü cıgaran bitmiş, hem sıkılmıştın. Yarın son günü, dergiye göndermen gereken metin gitmiyor. Takılıp kaldın:

Gerçek  (Lat. Realis)  (Alm. Real, Wirklich)  (Fran. Réel)  (İng. Real)  (Es. Türkçe Hakikî, Vakî)
1- Düşünülen, tasarımlanan, imgelenen şeylere karşıt olarak, varolan.
2- Bilinçten bağımsız olarak varolan.
   
        Bir felsefe terimi olarak kullanıldığında “gerçek” -yine felsefedeki tanımı gereği- imlediği nesnesi üzerine belli bir bilinçle gidilen, içinde yer aldığı söylemin tasarımında hep önemli bir yapıtaşı olarak kullanılan, gri, siyah ve az miktarda üretilmiş beyaz çeşitleriyle pek bir cakalı “laf”tır.
        Oysa asıl çeşitleri, diğer “bilimsel” disiplinlerde, etnik ya da modern toplum dillerinde, bakkallarda, süpermarket raflarında görülür. Bazı antik gerçeklerin müzelerde, müzayedelerde, ikinci el pazarlarında yeniden, yeniden değerlendirildiğini hepimiz biliriz, ama bir sürü para verip alan, salonun baş köşesindeki camlı dolabın  içinde tozdan ve çocuklardan koruyarak sergileyenlerimiz çok değildir.
        Ne yazık ki, eski türkçedeki karşılığı “hakikî” bir başka felsefe karamı olan “hakikat” ile fena halde karıştırılagelmiştir cumhuriyet dönemi türkçesinin 1980’lerden beri giderek yozlaşan “trend”leri içinde; gerçek / hakikî / hakikat boz bir bulamaç olmuştur çam sakızı niyetine çiğnene çiğnene...
        Şimdi nerden çıktı bu açıklamalar demeyin, reklam (tanıtım) sektöründe -ki yıldızı en çok parlayan trendlerden sayılabilir- serbest ekonomiye, kapitalist düzene ayak uydurmaya çalışan toplumlarda, en sık başvurulan kurtarıcı kut misyonunu başarıyla sürdürmektedir bu sözcük! Yalnızca sözel ya da metinlerde kalmayıp, görsel alandaki kurmacalarla da desteklenmektedir. Kısacası, dilin bütün kitle iletişim formlarında joker olmuş çıkmıştır kahraman “gerçek”imiz.
        Bir dünya tasarımı olarak ortaya konan fotograf imgesinin nesnesi, bilinçten bağımsız varolamaz, tersine, belli bir bilinç ürünüdür; bir bilinç refleksiyonu olarak tasarımlanmıştır. “Gerçeği yansıtan fotograf” türünden bir niteleme, bire bir kendini çelen, anlamsız bir laf tatlısıdır. Hâl böyleyken, günümüzün yükselen (!) değerlerindeki kullanımıyla fotograf, bir panayır soytarısının ironik hokkabazlığından öte, bir hiçtir.
        Etikten, yalandan, yanlış ya da yersiz kullanımdan söz etmeğe gerek duymuyorum; böyle bir dünya tasarımının, insan değerlerinin olanaklılaştırılmasını  olanaksız kılmasından bahsediyorum. Hakikat olmayan gerçeklerinize, sezon idirimiyle birlikte sekiz ilȃ on iki taksitler size en yakın a ve melerde…

Cıgara bahanesi. Hani, evi iyice arasan bulursun biliyorsun. Kitapların arkasına sakladığın yarım bir paket, eski, kullanmadığın tabakalarda kalmış bir-iki tek vardır mutlaka. Ağırbaşlı başlayıp, sapıtınca olmadı, durmalı. Durdun. Dışarı çıktın. Sokağı geçip anayola… Aklında “fotograf” sözcüğünü yumuşak g ile yazanlara belirgin bir nefret duyarken. Nefretten çok, tiksinme belki. Yumuşak g ile cıgara aynı düşünce balonunda karışınca, karar vermiş oldun. Sokağındaki bakkal yerine, anayoldaki üst geçite yönel. Bakkala çok gerekmedikçe girmezsin. Rafların üstüne iliştirdiği tüplü, metalik gri boyalı polietilen televizyonda ya bangır bangır yerli dizi seyrediyordur, ya da kulak tırmalayıcı hamasi vurgularla çığıran bir hödüğün sunduğu hükümet yandaşı kanalın haberlerine denk gelmek var. Suratına bakmadan, istemediğin paketi verir -hep yanlışını verir önce- yinelersin istediğin markanın içtiğin çeşidini –anlasın diye paketinin rengiyle- ancak o zaman bakar bön bön yüzüne. Yeniden tütüne mi dönmeli? Pipon var ya. Evdeyken iyi de, her zaman olmuyor pipo, dışarıda zor iş; ıvırını zıvırını taşıması. Bu bir pipo değildir. Bu üst geçit de yayalar için değildir belki: Komando eğitim alanındaki parkurdan sökülüp getirilmiş olmalı. Kışın basamakları su birikintileriyle tuzaklaşır, ayağını yanlış atarsan kıçına kadar çamur olursun. Neyse, yazın ortası, şemsiyenin üstünde nasılsa dengede duran su dolu bardak yok, gereğinden sıcak çok, sözcükler ve şeyler, şeyler. Üçüncü türden tekil şeyler…
Yeter!
Sus!
Konuşmadan çıkamaz mısın? İşte son basamak, son seki. Yürü şimdi, yarım tüpün ortasında dur, aşağı bak. Sarı tepsilerle kayan lekelere odaklan.  Gözün daldıkça susar ses. Sesin sus pus. Aksakallı bilgenin biri “karşıya geçmeli” dediyse, bununla söylemek istediği -illȃ ki- ermek, nirvanaya ulaşmak olmayabilir. Sensin sisipus. Yalnızca yalın yarım yamalı yamalak yalınayak…..karşı tarafa gitmek, ağacın gölgesine sığınmak istemiştir.
Sus dedim! Ah, sus, ne olur sus!
Kulaklarım tıkandı, duymaz oldum altımdan geçen arabaları.

başucumda, köşeye, gözümün netleyemediği o lekeye takılıp kalıyorum yine
çok sık değilse de, ara ara oluyor böyle
leke meke değil bu yok
bir yarık, bir oyuk
körelir girerim içine
sesler kesiliverir
sütkırığı, yumurta akı, yıvışık bir renk mürekkebinden geçer 
gözüm kararana değin beklerim
kara bir örtü gelir kaplar yüzümü
boynum kaskatı, omuzlarım gergin
“işte bu” derim 
“yok olmak”
belleğimin en dibini kazırım tırnaklarımla
ansıdığım ilk sesim
“meyni, meyni”
“peynir” diye düzeltir o 
bu baba, bu güler bana, anne
sıcak, sıcacık
daha öncesi yok, sessiz, karanlık, hiç
“işte bu” derim “olmamak”
varoluş, mutfak dolabının rafında gördüğüm, etiketinde ABGANADU yazan bir            şurup şişesi

Kulaklarım, altımdan geçen arabalar…
Uğultu geri döndü. Yürü. Aşağı kıvrılan basamaklar. İn şimdi. Takılıp kırılma. Al dım ver dim ben seni yen me ye…. al dım ver dim ben seni yen me ye geeel…. dim. İşte: Yolun karşısındasın.
Belirsiz düşünce denizinde yüzen imgelerle kurduğun bir düş; yeğin, keskin, sivri, pürüzlü değil hiç. İçine girince tenine sürtünmeden, yapışmadan bulut gibi akar etrafında. Karşısı hep daha güzeldir. Geldiğin yer de olsa.

anneme telefonda yalan söyledimdi; “nasıl sevgili kediciğin, hasta gibi diyordun...” diye sorduğunda, “çok iyi...” çıktı ağzımdan uzun bir yutkunmadan sonra. “öldü.”, “kaybettik.”, “gitti!” demedim
diyemedim
      belki de bunun annemle son konuşmamız olduğunu mu sezmiştim? 
      bilmiş miydim
İlmiye Hanımın bir hafta sonra Minu’yu
kucağında taşıyacağını
eylül bulutlarında

Annen karşıya gitti. Kedini de aldı götürdü. Sen buradaki karşıda, Ğ Büfesi’nin peceresi önünde duruyorsun.
_ Buyrun.
_ Nasılsınız?
_ Teşekkür ederim, ya siz? Ne arzu etmiştiniz?
_ Cıgaram bitti de.
_ Ne içiyordunuz?
_ Filitresiz Tomurcuk.
_ ? Öyle bir cıgara yok.
_ Filitrelisi de mi?
_ Öyle bir marka yok yani.
_ Peki, başka bir şey verin.
_ Satranç takımı verebilirim, bugün geldi, taşları hem saydam, hem de taze.
_ Evde bir takımım var ama saydamını hiç görmemiştim. Taze mi?
_ Taze!
_ Ne, niçin peki?
_ Taş alınca yiyebiliyorsunuz gönül rahatlığıyla.
_ Bu çok saçma, bir oyunda biter o zaman takım.
_ Günlük gelecek her sabah, istediğiniz kadar alırsınız.
_ Yazıyı bitirmem gerek, bana cıgara lazım akşam için.
_ Ne üstüne çalışıyorsunuz?
_ Gerçek!
_ Hımm, zor konu.
_ Yaa! Takıldım kaldım, tıkandım doğrusu.
_ Anladım. Şiir filan yazsanız, daha kolay!
_ Gençliğimde denemiştim biraz ama, şiir para getirmiyor gerçek hayata.
_ Nasıl şeyler yazardınız, var mı aklınızda, ezberden okuyabileceğiniz bir örnek?
_ Hımm, bir düşüneyim,  “dün ölümü gördüm
                                           ne güzel de yatıyordum
                                           dürttüm uyanmadım
                                           eğildim bana
                                           dudağımı öptüm                             
                                           bir vişne düşü bahçemde
                                           üşüdüm
                                           uyanmadım”
_ Güzelmiş, adı var mı bunun?
_ Ölümüöp
_ Çok alaycıymış, sevdim. Devamını getirmediniz yani işin?
_ Yok! Hayat işte, ekmek parası kazanmak lazım.

Ustama anlatmış Ece Ayhan, çok olmuş, epey bir önce ölümünden:
Cebinde metelik yokmuş. Belki bir kıdım telif parası alırım da günü kurtarırım umuduyla, gidip yayıncısını görmek niyetindeymiş. Yolda, bir vitrin önünde dikilmiş, camın arkasındaki çeşit çeşit helvalara, fıstıklı, cevizli baklavalara bakan küçük bir roman kız görmüş. Durakalmış tabii. Yalınayak kız yutkunarak bakınırken tatlılara Ece’yi fark etmiş. Çekinerek “Bana bunlardan alsan a.” demiş, parmağıyla gösterip.
Ece’nin içi burkulmuş, “Hay köfte hayat! Beş kuruşun bile olmadığı zamana denk geldi bu durum.” Ne desin, bir mazeret uydursa belki, belki...
“Kızcağızım, bu tatlılar tatlı görünür ama, zararlıdır sağlığına, yaramaz pek. Boş ver onları ne yapacaksın.” çıkmış  ağzından.
Küçük kız şöyle bir durup yutkunmuş yine, minik çenesiyle oracıkta, köşedeki simitçinin tablasını göstermiş “Peki o zaman, bi simit al!” 

Ustamın gözleri doluyor, devam edemiyor. 
Ece Ayhan’ın değil helva melva, simit almağa bile parasının olmadığını, 
hayatının sonuna dek yokluk içinde, yapayalnız,
yüzyılın en büyük şairlerinden birinin, kimsesiz, umarsız kaldığını
bildiğimi biliyor.

_ Gerçek üstüne yazmak para getirecekse eğer, size sarmalık tütün vereyim, hem daha ucuza gelir. Yanında, bugünlük satranç takımı da benden. Aman ha, taşları oynamadan yemeyin!


                                                                                               ◊





21 kasım 2016
klazomenai

14 Ağustos 2016

SOMUT BİR SON İÇİN ÖNERME






                                

                                             

                                                                                                                             perpetuum mobile

         

           Oyun bitmiyor. Bu kitabın yazısı da... Bildiğiniz gibi, kitaplar okunur, biter; hep yazılıyor olsa da, yazının sonu  hiç gelmeyecek gibi olsa da, okunur biter. Bitmelidir. Yazar bir yana, yayıncılar, matbaalar, dağıtımcılar, kitap sizin elinize ulaşsın diye çok titizlik gösterip, uğraş verirler. Yazı yine de bitmiyor bununla.
           Yazar hem iyi niyetli, hem de kayıtsızmış gibi bu duruma. Bir anlamda kendini yazan yazar, kendi kuyusunu da kazar. Kitabı bitirmek için didinir durur. Kitap -bitse de bitmese de- okurunu kandırmıştır; yazının apaçık hakikati, kâğıt üzerinde mürekkep izi olmanın ötesinde, kaypak bir tilki imgesinin bile yetersiz kalacağı ormanların  rüzgârına kapılmıştır. Son sayfaya geldiğinde okur, belki bir küfür savurur bu rüzgâra. Kalkıp, kitabı iki damla balını anca tadabildiği bir keçiboynuzu posası gibi tükürmek ister. Evirip çevirip elbise dolabının üzerine atabilir. Yok! Yok hayır; televizyonun üstüne bırakmış, bakın!
           Oyun sürüyor oyuncularını değiştirerek. Yorulup tükenenlerin yerini yenileri alıyor. Bir değişim, oyunbozanlık yapanların boşluklarını dolduruyor hemen. Bakın, akşam çökmüş, tülperdeden sızan ışık masaya, halıya, banyodaki lavaboya, su dolu küvete bulaşmış. Kitap televizyonun üstünde  bir süre daha bekleyecek, sonra arkaya kayıp düşecek, temizlikçi kadın onu bulup kitaplığa, diğerlerinin arasına katana değin toz kokusunu iyice emecek kâğıdı.
           Mavi alacakaranlık hoşuna gidiyor kadının. Krom armatürün soğuk tarafını yice kısıyor; sıcak, çok sıcak bir küvet dolusu hindistan cevizi kokulu suyun içine gömülecek, yer yer güneş lekeli, pul pul soyulmaya yüztutmuş tenini gevşetecek.
           Yüksek tavanlı salonun sokağa bakan yüzü boydan boya pencere. Artık iyiden iyiye erken kararan hava, bir ürperti dalgasını önce turuncu, giderek akkorlaşan sokak lambalarından cesaret bulup aralık camdan içeri itiyor. Tül salınıp televizyon ekranında ciddi tavırlarla konuşan ekonomi profesörünün yüzünü, kelini seyrek bir peçe gibi örtüyor. Bu evde hep açıktır televizyon. Pencerenin önünde, geçilmesinin tabu olduğu bir sınırın bekçiliğini yapar. Hemen yanındaki masif maundan sehpada, gümüş tutaçlı kristal bir küllük, açılmamış bir paket karanfilli Jarum sigarası, bir de küçük sarı kâğıda bırakılmış şu not:



Yazıları okudum. Hepsi deli saçması.
Yaşantı düşüklükleri var, ama bununun düzeltilmesi olanaksız.
Yürüyüşe çıkıyorum,
görüşürüz.



          Profesör, dillendirdiği durumun çözümsüzlüğünden değil de, tül peçesinden sıkılmış gibi bekinip boğazını temizliyor; “...makro  ekonomide entropi ivmesi sabit tutulmalıdır.Yoksa bu toplumsal bir kaosa zorunlu gidiş olur, bence... “
          İki çekik sarı göz, dikkatle yarılmış iki bilye gibi camsı, donuk, siyah pençelerin üstünden profesörü kolluyor. Orak biçimli tırnaklar koltuğun kumaşına saplanıp kalmış. Kulaklar, banyodan dalga dalga gelen ince sesleri ayrıştırmak için yirmişer derece geriye dönüyor. Pembe siyah burnu, dışavurumcu bir yağlıboya tuale ahlâksızca uzanmış bir odalık cinsiyeti gibi ıslak, titrek.
          Tatlı, baygınlık veren, göz karartan egzotik koku, su şıpırtılarıyla dalgırlanıyor. Lav topları pençelere emir göndermiş olacak ki, ansızın kalkıyor kedi. Kaslarını gerip kamburunu çıkarıyor. Koltuğun kolundan boşalmış hallaç yayı gibi düşüyor parke zemine. Üç hamlede geçeneği aşıp, önce ışıksız, havasız kalmış mutfağa, buzdolabının önüne geliyor. Yerde boş bira şişeleri, dayanılmaz bir mayalanma, küflenme kokusu.
          Geriye dönüp, o’nun her zamanki kokusunun seyrelip içinde yittiği kocaman bölüme, yani şu banyo denilen yere dalıyor. O, boyun eğmediği, eğmeyeceği güç; yoldaşı küvetin içinde, köpüklerin altında kaybolmuş, kızıl saçları yanında ince bir fiber kablo gibi akan suyla omuzlarına yapışmış. Boynu geriye doğru, gözleri kapalı. Suyun altında ritmik devimlerle gidip gelen eller uzak bir deltanın içinde yitmişler. Soluk dudakları çekilmiş, kısık iniltilerle yardım istermiş, yalvarırmış gibi geliyor Piyon’a.
          Piyon, evin, yani evrenin asıl efendisi. Siyahların askeri. Bir öncü, bir nefer. Kulaklarını geriye atıp yere yapışıyor. O’na yardım edemez. Suya girme riskini alamaz. Bekleyecek. Durum bir kesinlik kazanana kadar, kıçı havada, çenesi yerde bekleyecek. Zaten bütün bir gün yaptığı da bu. Hava kararana, gece inene değin bir sıva çatlağını gözleyebilir. Duvarın kıpırdadığı görülmüş, Piyon’un yıldığı duyulmamıştır.
          Kısa, kesik bir çığlık seremoninin bitişine, ıslak parmakların tutuğu cıgaranın yakılışı da bir başka ritüelin başladığına işaret. Küvetin yanından gördüğü dirsekten sızan su fayansların dokusu boyu ilerleyip, pençelerinin önünden küçük saydam bir solucan gibi geçip gidiyor. Piyon, kadının yerdeki küllüğü ararken suda büyük bir çalkantı kopartmasıyla zıplayarak havada burgulanıp geçeneğe, sonra salona seğirtiyor.

                                                             
                                                                                 *


         Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı.” Oyunun yazılı ya da sözlü kuralları belirsiz de olsa, neyin kural kırımı olduğu 'apriori'dir. Belki de, oyunun kendine en ait olan rengi budur. Tersten gitmekte olan bir olumlama. Bilimin kullanacağı türden ampirik bir metod. İronik, değil mi?
         Kozmologların madde analizinde kullandıkları spektrum aralıklarında, renk tayfının izdüşümünde bir renk, hem de asal bir renk -diyelim ki bu kırmızı olsun- elinizdeki tek ipucudur. İnanılmaz uzaklıkta, inanılmaz boyutlarda, inanılmaz bir kütlenin göstergesi olan tek anahtar; bir renk. En “kendisi” olan. En “en” olan.
         Handiyse umarsız bir bilim insanı olmaktan kurtulamazsınız yine de. Tersten gelen bir olumlama, bir renk -kırmızı- en kırmızı, olsa olsa bir kural dışılık olabilir ancak. Olguya dair elinizdeki tek bilgi bir kural kırılması. Ne bilim ama! Değil mi? Hadi gidin. Saygın bir süreli dergide makalenizi yayınlayın. Laf açın. Laf taşıyın. Laf katın. Ya da
                                                                                                                 
                                                                                            Üzerine konuşulamayan konusunda...
         

                                                                                 *


          Oyun da biter, kitap da. Bir anlamda kendini yazan yazar, o “kendi” anlamını da teslim etmek zorundadır okuyucuya. Yazarın kaybetmesi ya da kazanmasından söz edilemez. Benzer bağlamda “kendine teslim olmak” bir belirleyici sonuç olarak çıkarsanamaz.
          Yazarın kitabı bitirmesinde sakınca yoktur. Bu türden önermelerin getirdiği gözle görülür ferahlık, yazarın daha pervasızca cıgara, daha koyu kahve tüketmesine yolaçar. Kalemi bilenir, dili kekrenir. Tad duyularının zedelenişi haz verir hâle gelir. Yazar, ara ara, metine kendini de katabilme kaygısından -giderek saplantısından- azar azar ipin ucunu kaçırır. İpin üstündeki canbazın üstünden aşmaya çalışan kanbur olduğunu unutuverir. Aynı zamanda ipi elinde gergince tutmak koşuluna aynı ipin düğümüyle bağlı olduğunun bilincinde olarak. Hani Sylvian’ın bir şarkısında söylediği gibi; "...bilincinin en derininde, atomların, hücrelerin her birinin çeperinde..."
          Dili kötü kullanmak bir çeşit modacı sanrsı gibidir; bıyıklar Hercule Poirot'msu olsa da, sözüm ona bir cinsel tercih etiketi olarak tescillenir. Her neyse, Yazarı okuyana da, kendini okutana da şapka çıkarmakla yetinelim, aman şimşekleri üstümüze çekmeyelim, yoksa bu metini de basacak bir yayınevi bulamayız. Dili olabildiğince kötü kullananlaraysa en büyük ödüller verilir. Kitapları yok satar. Basılmadan tükenir. Erkek yazarlar fitilli kadifeden ceket-pantolon, kadınlar dantelli uzun etekler giyerler. Şapka zorunlu olmamakla birlikte, şiddetle önerilir. Duruş önemlidir. Eğretilemelerde futbol terimleri kullanılır. Buna koşut olarak, caz güzeldir. Saksofon, cazı sembolize eden bir çalgıdır. Kenny G’nin soyadı “sarımsak” olmakla birlikte, nedense bundan utanıp yalnızca başharfini kullandığını bizim “caz sever” çeyrek -ya da seyrek-  entellektüellerimiz bilmezler. Çünkü caz dinlemeyi sınıf atlama koşullarından biri, sarımsak baygını düttürüyü de caz sanırlar. Bir de kavramsal sanat var ki; derin, enigmatik bir okyanustur -amma velâkin destur- hangi salı koysan geçiverirsin. Yeter ki “Bir iş yaptım, müthiş oldu!” diye şişin dur. Mışmışsın da mışmışsın.
          Dil kullanımını bir tarafa bırakıp, yalnızca anlamsal bağlantıları kurcalayacak olsak eğer,  nesnelerin kendisinden çok,  imgelerini sevdiği ortaya çıkar yazarımızın.Yazıya dökmeden önce, nesnelerin imgelerinden başka şeyler olmadığını bilmediği, bilemediği hâlde. Bilme eylemi yazıya koşut gelişir. Yazar, yazdıkça bilir, bilgeleşir. Ya da 
                                       

                                                                               *


           İmdi, bu üzerine konuşulması, hattâ yazılması gereken bir olgudur.
Kozmologların yakaladıkları ipucu (artık bilimsel bir gerçeklik olan kırmızı) ve bu bilginin elegeçiriliş ânı, Hercule Poirot tarafından tescil edilmiştir. Çapı ne olursa olsun bir pekinliktir bu. İncir çekirdeğinden yağ çıkarıp (zengin şeyhlerin yaptığı idda edilen) belli bir uzuvlarına sürme adeti, Poirot’da, kılların gürleşmesi, canlılığının korunması amacıyla, çıkarılan yağın bıyığa burulması biçiminde ortaya çıkar. Yağın miktarı önemli değildir, pekinliğin niceliği de.
          Okurun sabrını taşırmak olmamalıydı bu; yazar / yazdıkları / bıyığı üzerine konuşmak. Yine de, yazının üzerine konuşulmalıdır.


                                                                               *


           Lafı  uzatmadan, kırmızıyı pembeleştirmeden, kara kedi Piyon’a dönmeliyim. Piyon benim kameraman kameram. Ondan daha kusursuz bir işçi düşünemiyorum doğrusu. Sessiz, atik, yeri gelince beklemesini bilen, ya da ‘görünmez mod’a geçebilen, çekim yapılmadığı zamanlarda yalnızca uyumakla yetinen bir kamera. Kadını ondan iyisi aktaramaz. Sendikalı değildir. Alkolle arası yoktur. Yönetmenle çatışmaz, makyözle fingirdeşmez. Islak ayak izlerini koklayarak, yatak odasında giyinen kadının boy aynasındaki yansısıyla kendisini aynı açıdan görebileceği bir yüksekliğe zıplıyor. Bütün gün bekledi, zamanı geldi; Kadın banyodan sonra mutfağa gidecek, belki de et verir bu akşam, sert taneli yemekten pek hoşlanmıyor. Bordo elbisesini giyiyor kadın, kızıl saçları hâla ıslak, sedef bir tarakla düzeltiyor onları. Piyon aklına gelmiş gibi, boynunu çevirip sırtındaki tüyleri yalamaya başlıyor. Zil! Yine kulaklarını tırmalayan o korkunç ses. Her defasında irkilmekten kurtulamadı; yere atlayıp mutfağa koşuyor. Bu sesten kurtuluş yoksa da, en uzak köşe burada. Hem burada beklerse yemek meselesini hatırlatmış olur. Yüksek sesle  konuşuyor kadın. Zilden sonra konuşur hep. Hiç hoşlanmadığı o gürültü nesnesine doğru konuşur, evde başka bir insanın olmadığını biliyor Piyon. Konuşması bitene kadar bekleyecek, sonra sıra ona gelecek: “Burada seni bekliyorum. Açım. Yemek istiyorum.” diyecek.   

  
                                                                                *


           Yazının üzerine en uygun konuşma, belki de yine bir kısa anlatı olabilir diye düşünüyorum şimdi. Seneler önce başlayıp yarım bıraktığım bu metnin son tümcesini tamamlayıp yeni bir paragraf başı yapıyorum.
 

                                                                                *


           6 numaralı vagonda Poirot, kendine özel bölmesinin penceresinden gördüğü dış semt klişelerinden artık -kim bilir kaç bin yıllık- şehire çok yaklaşmış olduklarını anlıyor. Son durağı olacak Expres’in. Batının oracıkta biteceği varsayılan, bir zamanlar güç isteminin doruğunu simgeleyen, kutsal yapıları göz kamaştırıcı mozaiklerle tinselleştirilmiş bir başkentin inişli çıkışlı tarihi, yedi tepesini tırmanıp inen bir yolcunun ardı ardına anlatabileceği tutarsız izlenimlere koşut olarak yaşanmış, sonra da anıştırılmış sanki. Güç kavgasının görkemli tarihi, anlamsızlık ve tutarsızlıklarla bezeli; uygarlık savaşlarla kurulur türünden antinomiler yumağı zaman içinde büyüyegelmiş. Ama hep ezilmiş, ezilen, vur tokadı suratına öteki yanağını çevirsin -sözümona- erdemiyle kullaştırılmış bir teba bugünün carnivorus ekonomisinde giderek daha köleleşmiş. Pencereden akıp geçen inanılmaz surlar arasında bitmiş yıkık dökük, derme çatma yapılar da bunun en açık göstergesi. Surların ardında tepede yükselen saray binaları, büyük beyaz deniz feneri, taş köprüler, irili ufaklı kuleler ve birden dil ısırtacak bir kubbe. Bakanlar kendini küçücük hissetsin diye.
           Uzun uzun düdük çalarak giriyor perona tren, yorgunluktan tıslayıp duruyor tarihi garın ucunda. Bir elinde küçük valizi, diğerinde şemsiyesi, bıyığını gere gere iniyor vagondan Monsieur Poirot. Kararlı adımlarla büyük giriş salonunu geçip ana kapısından çıkıyor bugünün dünyasına. Kimse durup, dönüp bakmıyor bile; bir başka eksantrik turist daha işte. Bir taksi değnekçisi, geçen yüzyılın en afili giysileriyle kapının önünde -Sirkeci Garı'nı biraz önce yoketmiş bir sihirbaz gibi- duran bu garip adamın yağlı bir müşteri olduğunu varsayarak ilgisini esirgemiyor:
- Taksi mistır?
- Oui, yes, arrêtez please.
Ağır aksanlı Franglesine gülümsüyoruz tabii. Sürücüye "Pèra Palace S'il vous plâit" derken ana diline dönüyor ister istemez. Başıyla neresi olduğunu anladığını gösteren taksici, sarı Dacia'sının burnunu kalabalığın tam içine sokmaya korkmadan, bir durup bir kalkan trafiğin parçası oluveriyor. Hangi eski zamandan, hangi romandan gelirseniz gelin, bugün bu metropolün keşmekeşi sizi mutlaka yakalar; fiyakanıza, gündelik gerçekliğe bunca aykırılığınıza filan hiç bakmadan.
- Oh mon dieu!
- Pardon?
- Nothsing, notsing!
Galata Köprüsüne girmiyorlar. Sürücü büyük bir rahatlıkla La Corne d'Or'a koşut giden otobüs duraklarının yan yoluna sapıyor, birbirlerine sarılmış boğa yılanlarını andıran kuyruklar arasından süzülerek bir sonraki köprüye giden ana yola çıkıyorlar kestirmeden! Köprüyü geçince yine tıkanıyor yol. İç yeleğinden kösteğini çekip ucundaki gümüş saatine bakıyor Poirot, daha trende yeni kurmuş olması boşa gitmiş, ya da yayı boşalmış, yerine çakılı kalmış gibi kıpırtısız yelkovanı. O iyi bildiği, çok sevdiği çıt çıtları da duyamıyor kulağına dayamasına rağmen. Kent uğultusundan, trafik, motor gürültüsündendir diye karar kılıp cebine geri yerleştiriyor. Şimdi sürücüye saati sorsa bir sürü anlaşma, dil sıkıntısı yaşayacak, düşüncesi bile yetti. Hem, adamı bu cambazlıkları yaparken oyalamasa daha iyi olur kendi sağlıkları için.  
- Pera Palas burası, otel here mistır!
- Ah oui, on est arrivé, is this Pèra Palace?
- Yes yes Pera Otel.
Dikiz aynasına gömülü dijital taksimetrede gördüğü miktarın fazlasını uzatıyor sürücüye, üstü kalsın işareti yapıyor eliyle. Oh, sağ salim geldiler ya! Yoksa geçen yüzyılın polisiye edebiyatında dillere destan olmuş bir dedektifin şimdi anlamsız bir araba kazasında ölmesi bütün okurların asabını bozabilir. Öyle değil mi? Camus'yü bir düşünün! Pek aynı şey değil ama...
- C'est absurd dis donc!
- Buyur?
- I wasn't talking to you, merci bye!

   
                                                                               *


            Poirot'nun, göz kamaştırıcı Art Nouveau asansörle beşinci kata çıkışını, 501 numaralı odaya yerleşmesini, yorgunluk uykusunu, uzun bıyık bakım seansını hızlı geçelim. Bunları tüm detaylarıyla, odasının tam altında, 401 numarada kalan yazarın daktilosundan on bir gündür çıkan kâğıtlar içinde uzun uzun akan metinde bulabilirsiniz. Birdenbire kesilen, yarım kalmış o anlatıda bulamayacağınız, anlamlandıramayacağınız, mantık sınırlarını delen sonraki olay akışı hiçbir metine girmedi henüz: Aynı otelin kubbeli salonunda kurgu karakteriyle yazarın birlikte yedikleri akşam yemeği, içtikleri pahalı şarap, yazarın çakırkeyif odasına çekilişi, ertesi günün sabahı kahvaltısını getiren oda servisindeki kızın yazarı yatağında ölü bulması...
            İki gün sonra, az görülen bir organik zehir etkisiyle kalp yetmezliği sonucu uykuda öldüğü teşhisi kondu adlî doktorun otopsi raporunda. 501 numarada kalan beyefendi ise hiç görülmedi, bulunamadı bir daha. Odası boştu, yatağı hiç bozulmamış gibiydi; oysa resepsiyonist -ve dört ayrı otel görevlisi daha- yemin ediyor akşam yemeğinden sonra ikisinin asansöre birlikte bindiklerine.


                                                                               *


             Kıpkırmızı kesilmişti bağırmaktan kadın. Elinde tuttuğu şeye avazı çıktığınca haykırmış, sonra da yere çarpıp kırmıştı. Çarpmanın irkiltisiyle yine mutfağa kaçtı Piyon. Buzdolabının arkasına saklandı. Bıyıkları titriyor, kulakları içeriden gelen sesleri tarıyordu. Sesler, tıkırtılar kesildi sonra. Televizyondan gelen anlamsız gülüşmelerden başka yaşam belirtisi kalmamıştı duyduğu kadarıyla. Uzun uzun bekledi, bekledi.







                                          






M'ye,
sözverilmiş,
uzun bir zaman önce başlanıp
bitirilememiş bir metnin kalıntısı olarak.

Yıldırım Arıcı

(2006-2014)


11 Ocak 2016

DÜNYAYI SATAN ADAM




Söyleştik; neydi, ne zaman, üstünden geçtik basamakların
Orada yoktum, oysa onun dostuymuşum
Gözlerinin içine bakıp konuştum, bu biraz şaşırtıcı
Çok zaman önce, yalnız öldüğünü sanıyordum

Yok hayır, ben
Kendimi hiç kaybetmedim
Dünyayı satan adamla
Yüzyüzesin
Gülümseyip elini sıktım, evimin yolunu tuttum yeniden
Toprağın ve biçimin peşinde, yıllar boyu dolanıp
Şöyle bir durup süzdüm buradaki milyonları
Çok zaman önce, yalnız ölmüş olmalıyız

Kim bilir, ben değil
Kendimizi hiç kaybetmedik
Dünyayı satan adamla
Yüzyüzesin.
(db)

*

Musluğu açınca suyun aktığı lavabo tıkanıklığı dört gözlerim ikişer ikişer aynada soru işareti biçimiyle fırçalarken dişlerimin arasına yuva yapmış su samuru belgeseli kaygısız kamera kaygısız izleyici kaygısız lemur kaygı ivmesi artan entropi istatistikleri.
Adamın, yok adamın işi gücü belki de çok kalkıp yatağından uykusuz geçen bir düş sonrası belki bir kabullenme belki acı tadı esrik eşlik yaşlılık anısı genç karabasanlara uzaklaşan zamanın makarasına sarılı ipliğin birbirine dolandığı meleklerin kendi ruhunun ölüm döşeğinde kendine cebrail kendine yabancı kendine veba kendine yeraltından notlar kendine suç ve de ceza.
Yanlış zamanlama olan şeylerin gözlemi yanlış günün rüyasına eğer bakabilsek düşerken tutunduğun melek o bir düş hem man hem düşman bardağın dibine yapışan.
Yedi günün var tüm yaşamını film makarasından sarmaya tel sarar gibi ya da ipek ya da mum ya da dünyayı satan bir saten bir ipek bir böcek.
Şimdi işte aynanın dibinde kendinin önünde gördüğün bukalemun bu kalen bu sözcüklerin dizge dışı dizimi bu kalemin yazdıkları karşılar tersinden algılanan dünyanın tasarımı.
Yine öyle bir gece uykunun mahallemizde bekçi düdüğüyle ıssız dönemeçlere kıvrılan kedileriyle birlikte boğazın sisine giren bir şilebin ben geçiyorum düdüğüne yakıştırdığım yankılanmalar ve yıllar yıllar yıllar.
Kim bilir daha kaç sabah daha kaç diş fırçası kaç tüp macun ve tıraş bıçağı satıyorum dünyayı.

(2005)

11 Temmuz 2015

Özgür Uçkan






  


                   











 


ÖLÜ ÇOCUKLARA ŞARKILAR





Müzik setini Trinité Kilisesi'nin tam önünde bulmuştuk. 
Benim oda, Rue Pigalle, Square La Bruyére, ilk sağ binanın 6. katındaydı. 





- Bu akşam müthiş bir konser var: Dietrich Fischer-Dieskau solist.

- Ha, neredeymiş?
- Opera'da, eski Opera Konser Salonu'nda, büyük orkestra filan, hepsi... Pariscope'da gördüm.
- Ooo, yer yoktur, olsa kaç yazar? Bilet alacak paran mı var?
- Hımm, yok tabii, yok da, acaba diyorum, biz eskiden konser salonlarına öyle kapıdan kalabalığa karışıp giriverirdik içeri, sonra da içeride boş bulduğumuz koltuğa otururduk. Hani diyorum, burada denesem ne olur?
- E, zor biraz. Öğrenci konseri mi bu? Kaçaymış biletler?
- 60'tan başlıyor.
- Ha ha hah! yedi frank bulsak bir paket tütün alırdık diye hayal kurarken...
- Ya da Forêt-Noire! Mmm, çok acıktım. Ne yapsak?
- Güldürme beni, sanki çok seçeneğimiz var da! 
- Makarna diyorsun!
- Eh yani! Patates tatlısı yapma da, ben razıyım makarnaya.
- O bir denemeydi, niye bu kadar alay ediyorsun anlamıyorum.
-Ederim tabii, bir tomar kesme şekerle haşlanmış patatesi ezip karıştırmak ne türlü bir deney oluyor? Patatesleri de çöpe gitti bu yüzden.
- Bak sana söyledim; çocukluğumda tatlı patates diye bir şey yerdik, yerelması gibiydi.
- Bırak şimdi, hadi makarna suyu koy, yemek yiyip dışarı çıkalım biraz.
- Tamam, ama ben akşam konsere biletsiz girmeği deneyeceğim.
-Dene de gör...
- Nasıl makarna istiyorsun?
- Neyimiz var?
- Fiyonk.
-Yanına sos yapacak?
- Burda biraz soğan, zeytin, kekik filan var sadece. Peynirimiz bitmiş.
- İyi işte; Akdeniz usulü olsun, daha ne?



                                                         *



- Ne oldu? Çabuk döndün, betin benzin atmış?

- Of, sorma, fena rezil oldum.
- Hah haay!  
- Gülme!
- Otur şuraya da anlat.
- Ben demiştim deme!
- Demiştim ya neyse, sen anlat; düşündüğüm şey mi oldu?
- Daha kötüsü, her ne düşündüysen. Gülme diyorum! 
- !
- Atladım metroya gittim. Yukarı çıktığımda hava kararmıştı çoktan. Opera binasının etrafında dolandım durdum. Çok aramadım ama bilet filan satılmıyordu zaten. Konserin başlamasına yirmi dakika gibi bir süre kala, yan tarafında gözüme kestirdiğim kapıdan girmeğe karar verdim içeri. Önümde sadece pek yüksek olmayan sarı prinç bariyerler vardı. Atlarım dedim üstünden, ne olacak ki? Hepsi birbirine takılıymış, bir sallandı atlarken; çan çan zangırdadı. Tam kapıdan giriyordum, iki izbandut görevli -nereden çıktıklarını bile anlamadım- koştu geldi "Oop, mösyö, nereye?" diye, koluma girip kaldırdılar havaya beni çocuk gibi, yan sokağa kadar götürüp bıraktılar kaldırıma "hadi, yaylan buradan" diye...
- Hah hah hah ha, bırak da güleyim istediğim gibi...
- İyi iyi, gül! Sonra eve dönerken ben de çok güldüm kendi kendime metroda, millet genç yaşta üşütmüş diye acıyarak baktı. Şimdi pek gülesim kalmadı ya... Düşündükçe sinirleniyorum; her an, her gün, her yerde, çok önemli şeyler oluyor ve biz bütün bunların ortasında, bu şehirde olan biten herşeyin farkındayken, neredeyse açlıktan geberiyoruz. Beynimiz her gün düz makarna yemekten dumura uğrayacak yakında.
- Eeh, hep derler ya; bu şehrin bir diyeti var, onu kesiyoruz epeydir, bir süre daha böyle takılmak, bu zamanları atlatmak zorundayız. Yenilgiyi kabullenip eve dönmektense...
- Pas question!
- Öyle, onun için boş ver, sıkma canını -dişini sık yerine- doğru dürüst yemek yiyeceğimiz, konsere, sinemaya gideceğimiz zamanlar da gelecek. Sen okula asıl şimdi; başarısız olursak, işte o zaman 'dış kapı' önüne koyarlar bizi!
- Evet, haklısın.
- Hadi gel, tıkılıp kalmayalım bu yamuk odaya, benim de içim sıkıldı zaten okumaktan burada. Müziğimiz bile yok. Çıkıp yürüyelim, bir ayaküstü espresso içelim, ha ne dersin? Benden.
- Peki tamam, dur bir yüzümü yıkayıp kendime geleyim önce.


                                                         *



- "La Bruyère" ne demek, hiç merak ettin mi?

- Hım, bakmıştım evet; funda, yabanmersini türevi bitki. Calluna Vulgaris...
- Ha, bir de 'latincesi' diyorsun, ansiklopedi mi yuttun  bu ara?
- Yok canım, geçenlerde bakmıştım, "Vulgaris" lafına takılmışım, aklımda kalmış işte. Ama Square La Bruyère adı bitkiden mi geliyor, emin değilim.
- Ne tarafa gidelim, yukarı Pigalle'e mi çıkalım, yoksa...
- Yok ya, şimdi orası çok kuru kalabalıktır, sakin sakin aşağı, Seine kıyısına doğru...
- Öff, doğru evet; Japonlarla Amerikalılar basmıştır bu saatte orayı.
..........
- Bir romanın ilk cümlesi önemlidir diyorum sana, gerçi bu “kitap” bir “roman” değil. Olsun, herhangi bir metnin “ilk cümlesi” önemlidir. “İlk adım” gibi… 
- İlk cümle takıntısı, Miguel de Unamuno'dan Marcel Proust'a, hatta günümüz romancılarına değin geliyor gördüğüm kadarıyla, bizimkilerden birinin bir romanı da bu 'takıntı' üstüne tartışmayla başlıyordu yanılmıyorsam.
- Ama bir yanılsama bu. Çünkü bu cümlelerin hiç biri “ilk” değil…
- Ne demek istiyorsun bununla?
- Foucault'yu kastediyorum, sö...
- Bırak şimdi arkadaşım; Foucault üzerine konuşma!
- Hah  ha ha haa... Of ya, çatlatıcaz!
- Şşt, baksan a, o ne oradaki?
- Ney ne?
- Kilisenin orada, bahçe önündekini diyorum, gördün mü?
- Aa, dolap mı?
- Gel bakalım.
- Dolapsa çok işe yarar.
- Gel gel, koş!
- Vaaay!
- Evet, vay canına! Dolap ama müzik dolabı!
- Hadi canım, bozuktur.
- Bozuk olsa n'olur? Şuna bak; güzelim cilasına bak!
- Atmışlar'ın müzik seti, dolabı... Bakayım, iki tarafında 'speaker'ları da var.
- Bak, kapağı kaldırınca çıkana; üstü  pikap-radyo, içinde anfisi vardır ortak, kesin lambalı anfidir.
- Sapasağlam görünüyor.
- Elektrik kablosu güzelce sarılıp toplanmış, bence çalışır bu, tertemiz görünüyor. Biri alıp kullansın diye...
- Alalım.
- Alalım tabii de...
- Ağır mıdır diyorsun?
- Eşek ölüsü gibidir bu, tut bakayım ucundan bir kaldırıp bakalım.
- Hoh!
- Uff! En az elli kilo...
- Fazladır bence.
- N'apalım, kaçsa kaç! Tut, yavaş yavaş götürürüz senin odaya.
- Oraya kadar düz yol da, hadi diyelim götürdük yavaş yavaş, dura kalka. Sonra n'olucak? Altı kat nasıl çıkaracağız servis merdiveninden?
- Gençsin, güçlüsün, kasların makarnayla gelişmiş, ne var yani?
- Of ya, bırakılmaz zaten.
- Deli misin, Aziz Trinité'nin biz fakirlere bir mucizesi bu! 
- En az iki yüz elli-üç yüz metre var evin oraya.
- Hadi, tek başımıza olsak yapacak bir şey olmazdı, ama iki kişiyiz.
- Of tamam , haaaydi, kaldır!
- Bak ileride çok güleceğiz buna, amma şanslı adamsın; evde müzik yok diyordun biraz önce.
- Çalışırsa!
- Çalışır, çalışır, bozuksa tamir ederiz.
- Nasıl tamir ederiz? Sen ne anlarsın? Ben ne anlarım elektronikten?
- Ne elektroniği ya, olsa olsa kablosu filan kopuktur, anfi çalışıyorsa sorun yok.
- Anfiyi diyorum, lambası mambası yanıksa?
- Hele bir eve kadar gidelim, sonra düşünürüz. En kötü olasılıkla, mobilya olarak kullanırsın.


                                                              *



- Ohh! Öldük!

- Bu merdiven bitirdi bizi.
- Kapa kapa, kapıyı kapa, görmesin kimse.
- Bana bak çok komik; oda dar diyordun, şimdi hiç yer kalmadı!
- Ah ellerim kopmuş, kolumu kaldıramıyorum.
- Benim de, çok susadım, yerden kalkıp su içecek halim yok.
- Bi kahve içelim diye çıktık, halimize bak!
- Oo, tansiyonum düştü!
- Uzandığın yerde kal, kıpırdama! 
- Mmm!
- Al, su iç!
- Sağol...
...........
- Şunu biraz daha köşeye itelim, bir yardım et.
- Tamam da, priz neredeydi?
- Bu tarafta, onun için diyorum biraz çekmemiz lazım bu tarafa.
- Senin yatağı öbür tara kaydıralım önce, baksan a; yapıştı!
- Hadi, hoop!
- Şimdi de bunu...
- Hiç fena olmadı, odaya klas geldi birden!
- Dur bakalım hele, bir de bunu prize takarsak göreceğiz klası mılası.
- Ben takmam, patlar çatlar bu, yangın çıkarmayalım?
- Ben takarım, sen bir dur, neredeydi bu?
- Arkasında kaldı.
- Gördüm, takıyorum! Bir şey olursa hemen çekerim fişi, kaygılanma.
- ! Işığı yandı radyonun! Lambaları ısınıyor galiba, .... ses geliyor!
- !



"czzczczzzzzızzzzzızzzzjsssz................au contraire, l’Orchestre Philharmonique peut aborder tous les répertoires du XVIIIème siècle à nos jours, alors ce soir vous allez écouter en direct de l'opéra de Paris, l'Orchestre philharmonique de Radio France dirigé par Pierre Boulez, baryton Dietrich Fischer-Dieskau interpréta Kindertotenlieder (1901-1904): chant des enfants morts, immersion grave et pudique dans l’affliction la plus désenchantée et pourtant digne. Kindertotenlieder est l’un des plus bouleversants témoignages de Gustav Mahler: 
1. Nun will die sonn’so hell aufgehn (le soleil va maintenant se lever radieux)
2. Nun seh’ich wohl warum so dunkkle flammen (Enfin je comprends pourquoi de si sombres flammes jaillissaient de vos yeux)
3. Wenn dein M¨tterlein (Lorsque ta petite mère rentre dans ta chambre)
4. Oft denk’ich, sie, sind nur ausgegangen (Je me dis souvent qu’ils n’ont fait que sortir)
5. In diesem wetter, in diesem braus (Par ce temps, dans cette tourmente).............."







"......…tersine, Filarmonik Orkestra, XVIII. yüz yıldan günümüze tüm repertuarları aşabiliyor, imdi, bu akşam Paris Opera'sında, Radyo France Filarmonik Orkestrası'ndan, Pierre Boulez yönetiminde, bariton  Dietrich Fischer-Dieskau'nun yorumlayacağı Kindertotenlieder (1901-1904): "Ölü Çocuklara Şarkılar"ı naklen dinleyeceksiniz. Derin acı ve içtenlik, inancın yitirilişi, buna rağmen dingin. Kindertotenlieder Gustav Mahler'in en dokunaklı tanıklıklarından biridir:
1 Nun will die sonn’so hell aufgehn (Şimdi aydınlık güneş doğacak)
2 Nun seh’ich wohl warum so dunkkle flammen (Sonunda anlıyorum gözlerinizdeki böylesi karanlık pırıltılı alevleri)
3 Wenn dein M¨tterlein (Anneciğin odana döndüğünde)
4 Oft denk’ich, sie, sind nur ausgegangen (Sık sık, çıkmalı sadece diyorum kendime)
5 İn diesem wetter, in diesem braus (Bu zamanda, bu fırtınada)......."



                                                        ***










6 Haziran 2014

"Özgür Uçkan'a yılların dostluğuyla" diye yazmıştım; bu küçük anıyı okuyup beğendiğini söylemişti. 
Bugün Özgür'ü yitirdiğimiz haberi geldi...

11 Temmuz 2015

Yıldırım Arıcı