6 Mayıs 2011

Bilge Karasu için II. sempozyum






























             


                    AVINDAN GÖZ ALAN GÖZ YAZILARI         
        Bilge Karasu, ilk baskısı Ağustos 1982'de yayınlanan dördüncü kitabı Kısmet Büfesi'nin kısa önsözüne
"Bir arkadaşım, kitaba, 'göz yazıları' anlamına gelecek bir alt başlık bulmamı önerdi. Arkadaşım bu önerisinde haklı: Yazılar, özellikle görsel'e, görsel niteliğe dayanıyor, yaslanıyor. Yola çıkış noktaları, gerçek ya da kurmaca resimler, iki anlamıyla, 'görüntü'ler... Gene de, alt başlık konmayacak bu kitaba. "
notunu düşüyor; ardından ilk metni okumağa başladığımızda, bu ipucunun ne anlama geldiğini de kavramağa başlıyoruz.
      "İKİ KADININ IŞIĞI GİTGİDE AZALAN BİR RESMİ ÜZERİNE METİN"
       Yazımı 1973 yılında tamamlanmış, 9 yıl sonra bu kitaptaki yerini almış. Okuduğumuz metin, henüz oluşturulmamış (!) bir 'görsel'in yazı imleriyle kurulan tasarımı.
       Metinden bazı alıntılarla başlamak istiyorum:
"Hiç çizilmemiş, belki de hiç çizilmeyecek bir resim bu. Ama, çizilmişmiş gibi bakıyor, inceliyorum."
"... gözlerini pencerenin -onlara göre- ardındaki, resmin karşısında duran bize göre ise bizim durduğumuz yerdeki, karanlığa diktiklerine bakılırsa, bir şey bekledikleri düşünülebilir.
Bu kadınların karanlığıyız biz. Beklediklerini bizim yaratmamız gerek. "
" Resme bakan biz, bir büyük bilinmeziz, kocaman bir görülmeziz, bu kadınların karşısında. "
" Bakarsınız, bekledikleri bizizdir. Kendilerini bir resmin içinde görerek onlara varlıklarını kazandıracak olan, karanlıkta kalmış ilgimizdir, bekledikleri. Bizim karanlık güzelliğimiz, oylumumuzdur. Yani, gerçekliğimiz..."
"Hiç tanımadıkları birinin kendilerine bakabileceğini gerçekten düşünmüşler midir? Seyredilebileceklerini, başkasını nasıl görüyorlarsa, başkalarının da kendilerine öyle bakabileceğini hiç geçirmişler midir uslarından? Bilemeyiz.
Bilemeyiz elbet, bu resme bakmakla yetineceğimize göre... Ama şu anda bizleri ne görürler, ne tanır, ne de düşünürler."
" Oysa bütün bu sözler, resme bakan, içine kapanmağa eğilimli bir seyircinin sözleri. Kendinden pay biçerek bu kadınlara yakıştırdığı duygular... Olmadı, öyle değil, şöyle demeli: Kendinden pay biçerek bu kadınları demin anlatılan duruma sokuyor. Oysa bu kadınlar, dirimle bağlantılarını göz yoluyla, kulak yoluyla kurduklarına göre, başkasının gözünden, kulağından çekinecek değiller."
" Seyirci olarak biliyoruz bunu, resme bakan kişi, resimdekileri istediği gibi yorumlama hakkını elinde tuttuğuna inanan resim meraklısı olarak. "
        Karasu'nun bu metnine şimdilik bir noktalı virgül  koyup, yakın felsefe tarihine damgasını vurmuş  üç filozofun bazı düşüncelerinden yararlanmak istiyorum:                                                                   
L. Wittgenstein'ın "Sözcükler, eylemlerdir." önermesini,  M.Foucault "Konuşmak, bir şey yapmaktır." önermesiyle destekliyor.
Önermeleri  İ. Kant'ın yardımıyla çeşitlendirelim:
* Aklın en temel özelliği, kuruculuğudur.  
* Kurmak, bağlantı kurmaktır.
* Bakanın düzeni görebilmesi için, baktıklarının düzenini kendi  gözleriyle kendisinin kurması gerekir.
* İnsan, en temelde, kendi dünyasını düzenleyen, düzenlemiş varlıktır hep, başka türlü de olabilecek bir dünyadır bu; bu dünyanın düzeni, 'kendinden menkul' değildir.
“Sınır, öyleyse, yalnızca dilin içinde çizilebilecektir, ve sınırın ötesinde kalan da, düpedüz saçma olacaktır.” (Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus)
“Dil bu karanlığın içinde yaşayabilirmiş gibi görünen tek şey olacak.” (Gece)
Michel Foucault'nun Diego Velazquez'in Las Meninas (Nedimeler) tablosu üstüne metini, 'Sözcükler Ve Şeyler'in  ilk bölümünü oluşturur. (Les Mots Et Les Choses, Gallimard,1966)
Kendi tanımıyla "la représentation de la pure représentation" dur,  yani "saf tasarımın tasarımı"dır bu gayreti. Bilginin bir anlamda bilinçaltını incelemeye girişir bu çalışmasıyla Foucault.
Kitap, 'gösterme', 'temsil etme' ile ilgilidir; yani düşüncenin gerçekliği gösterme çabasının aldığı biçimlerle.
Las Meninas tablosu da, Foucault'nun bu yazıda 'göstermeğe' çalıştığı gibi:
                   'gösterme'nin,
                   'yarı gösterme'nin    ve de         
                   'göstermeme'nin dahiyane bir bilmecesi gibidir.                                                                      
Geçmiş, şimdiki zaman, gelecek zaman, aynı yerde...
         Bu birbirlerinden çok farklı kategorilerdeymiş gibi duran iki metin arasındaki koşutluğa dikkat çekmek için Las Meninas'dan seçtiğim bazı ifadeleri okumam gerektiğini düşünüyorum Bilge Karasu'nun metnine dönmeden hemen önce:
"Ressam, tuvalin biraz uzağında, durmuş, modeline bakıyor.
Son bir fırça darbesi vurmayı tasarlıyor da olabilir, resme henüz hiç başlamamış da. Fırçayı tutan kolu, sola, palete doğru eğik, bir an için hareketsiz kalmış tuvalle boya arasında. Usta el havada ressamın bakışını bekliyor ve bakışı da, buna karşılık, tutuklanmış jesti bekliyor. Sahnenin, fırçanın zarif ucuyla ressamın keskin bakışı arasında tamamlandığı söylenebilecek."

"Yüzü hafifçe yana dönmüş, ve başı bir omuzuna doğru eğilmiş olarak durmuş, bakıyor. Baktığı noktada ne olduğu görülmemekle birlikte, biz, gözlemciler, oraya bir nesne koyabiliyoruz koIaylıkla; çünkü biziz o noktada duran."

"Ressamın gözlerinden, gözlemlediği şeye, izleyicilerin kaçma gücü olmayan zorlayıcı bir çizgi geçer: bu çizgi, gerçek resmin içinden geçer ve yüzeyinden dışarı taşarak, ressamın bize baktığını gördüğümüz noktaya kadar uzanır. Bu kırık çizgi kaçınılmaz şekilde bize ulaşır ve bizi resimdeki temsile bağlar."

"İmge çerçeveden dışarı uğramalı."
Bu öğüdün -tersine çevrilerek de olsa- garip biçimde
kelimesi kelimesine uygulamasıyla karşı karşıyayız sanki!"

"Gerçekten de burada resmetme, tüm ögeleriyle kendini resmetmeye girişiyor: imgeleri, sunulduğu gözler, görünür kıldığı yüzler, onu oluşmaya çağıran jestlerle birlikte"


* Las Meninas, bir üst-bilincin simgesidir:

-Ressamını resmeden resim
-resmettiklerinin seyrettiği resim
-ressamın resmettiklerini seyretmesinin resmi
-resmedilenlerin resmedilmelerini seyretmelerinin resmi
-resmedilmeyi resmeden resim
-seyretmenin seyredildiği resim
                                               * * *
       Şimdi, Foucault'nun 1966'da yayınlanan bu çözümlemesinin ışığında, Bilge Karasu'nun 1973'de tamamladığı "İki Kadının Işığı Gitgide Azalan Bir Resmi Üzerine Metin"ine geri dönüp, Karasu'nun "Metin Okuma Yazma Dersleri"nde yaptığımıza benzer biçimde bir 'metin çözümlemesi ' yapmağa çalışacağım:
        İKİ KADININ IŞIĞI GİTGİDE AZALAN BİR RESMİ ÜZERİNE METİN
* Metnin başlığı, anlamsal olarak geçmişten geleceğe bir zaman boyutu içeriyor...
* Bu resim hiç çizilmemiş. 'Çekilmemiş' de diyebilirim. Bu resmin bir fotograf baskısı olduğunu düşünebilirim.
* Bu resme bakan 1. tekil anlatıcı, resmi sanki çizilmiş/çekilmiş gibi inceliyor.
* Bir pencere var resimde. Bir odanın penceresi.
* Odada iki yaşlı kadın: Biri camın önünde, diğeri biraz geride oturuyorlar.
* Oda tıklım tıklım. Koyu, tok, boğucu kırmızılar, lacivertler, karalmış yeşiller.
* Pencere camında üç ışık kaynağı yansıyor: Üç lamba, sarıları ayrı, yükseklikleri farklı. Pencereye yakın olan ayaklı bir lamba.
* Gecenin bir vakti, dışarısı karanlık.
* Biz bu karanlıkta duruyoruz; yani resmin karşısında.
* Kadınlar pencerenin karanlığına, yani bize doğru bakıyorlar.
* Kadınlar konuşmuyor.
* Kadınlar bekliyor.
* Pencerenin solundaki köşede kadınlardan birinin başı, sağında saksıda atlas çiçeği.
* 1. Tekil anlatıcı bizim yanımızda. Bizimle birlikte resme bakıyor. Artık, o bize (biz okurlara) katılıyor. 1. Çoğul anlatıcı oluyoruz.
* Kadınlar için biz, bilinmeziz, görülmeziz.
* Pencerenin sol köşesindeki baş, bize doğru bakıyor: Yüzü kırışık, gözleri kısık, görmenin açlığı içinde, bir hortumgöz, yüzünün alt yarısı boydan boya bir ağız.
* Biraz gerideki kadın koyu kırmızı koltukta oturuyor. Koltuk lambanın altında.
* Kadınlar kardeş.
* Koltukta oturan kadının yüzünde bir aklık var; ışığın fotografta fazla pozladığı bir bölge gibi.
* Karşı komşuları olan kadına imrenir ikisi de. Komşuları olan kadın, A bankasının, B genel müdürlüğünde daire müdürüyken emekliye ayrılmış.
* Kadınların yüzünde kaygı yok, kuru bir bekleyiş bu.
* Kadınlar neyi/kimi bekliyor? Bizi mi? İlgimizi mi?
* Bizim karanlıkta kalmışlığımız, gerçekliğimizdir, güzelliğimizdir.
* Bu terimlerle düşünmemiz, kadınlara yakıştırdığımız yaradılışa aykırı.
* Dünya, bir kocaman bilgidir kadınlar için. (Kant?)
* Anlatıcı, bekleyişi imleyen özellikler üzerinde durmak istiyor.
* Camdaki yansılardan anlıyoruz; insanlar geçiyor önlerinden. ? Hani bir 'resim'di bu? Yoksa sürekli bir resim mi?
* Sokak lambaları yanıyor kadınların önünde.
* Seyirci, kendinden pay biçerek, bu kadınları anlatılan duruma sokuyor.
* Pencereyle resmin çerçevesi arasında, ağacın yaprakları arkasında biri var.
* Anlatıcı yazıyor. Bir arkadaşının yıllar önce anlattığı bir olaya dayanarak yazıyor şimdi.
*  (Galiba) Amerika'da, (galiba) bir gazeteci, ya da gazete fotografçısı, felaketlerin hemen sonrasında çekilmiş fotograflarda hep aynı kişiyi görüyor.
*  Fotograflar ayrı ayrı zamanlarda, farklı yerlerde, bazen aynı zamanlarda, ayrı mekanlarda çekilmiş.
*  Her resimde, açık açık görülen bir kadın var; aynı kadın. Her resimde, gururlu, gülümseyen bir kadın.
* Anlatıcı, "bana inanmayan arkadaşıma sorsun" diyor. Bunu bize teklif ediyor anlatıcı... Anlatıcı bunu nasıl yapacak? Arkadaşının adını bize nasıl verecek?
* Şarap tortusu renkli kazak giymiş, esmer, yirmili yaşlarında, iri, sağlam yapılı, güzel ve genç bir delikanlı, bir elinde gül tutuyor, diğer elini görmüyoruz. (....biraz önce ağacın arkasında görünmüyordu....!)
* O halde, bu durağan bir görüntü değil. Bir film olabilir mi?
* Biz bu delikanlıyı görebiliyoruz, ama kadınlar henüz göremiyor. Bu resim, resim olarak kaldıkça da hiç göremeyecek.
* Kadınların beklediği, olsa olsa ahbaplarının oğludur, haber getirecektir...
* Anlatıcı kendisini bizim yanımıza katıyor; "Seyirci olarak biliyoruz bunu, resme bakan kişi, resimdekileri istediği gibi yorumlama hakkını elinde tuttuğuna inanan resim meraklısıdır.
                                             * * *
* Henüz çizilmemiş, belki hiç çizilmeyecek resim bu kadar.
* Anlatıcı, başlarda, bu resmi dondurulmuş bir film karesiyken, daha sonra yeniden akmağa başlayan bir film gibi aktarmağa devam ediyor.
* Resmin, o tek karenin gelecek zamanını okuyoruz artık son iki paragrafta; gelecek zaman kipiyle:
        Delikanlı bir elinde gül, o ağacın arkasından çıkar, gülümseyerek kapıya gider, kadınlardan ak yüzlü olan kapıyı açmağa gidecek, ama açamadan düşüp ölecek, diğeri, bacısının öldüğünü anlayacak, kapıyı açıp yardım çağırmaya giderken, eşikteki gülü çiğneyecek. Bu gülün, yere bacısıyla aynı anda düştüğünü hiçbir zaman bilemeyecek.
* Duralım.
* Bu filmi henüz görmedik.
* Ama, resimdeki delikanlının varlığını biliyoruz. Pencereyle resmin çerçevesi arasında, bir elinde gül.
* Birazdan göreceğimiz filmin ilk karesi bu.
* Bu kare henüz çekilmedi.
* Belki de hiç çekilmeyecek...
                                              * * *
        Oysa, 2008 yılında Wim Wenders'in çektiği bir filmi düşünmeden edemiyorum bunları söyledikten sonra.
Tuhaf bir rastlantıyla, Karasu'nun bu metninden çok yıllar sonra, "Palermo Shooting" filminde Wenders, Karasu'nunkine çok benzer bir ana izlekle, 'fotografa yakalanan ölümün imgesi'ni hikâyeleştirmiştir. Daha doğrusu, bu imgenin düşüncesinden yola çıkarak, dirime ve ölüme, ölümün sanattaki izdüşümüne, bütün bunların üst-bilincine ulaşmanın romantik bir bakışla kurgulanabilirliğini çekmeyi denemiştir.
         Sicilya'da Palermo kenti,  tarihi dokusu ve 1446'da yapılmış "Trionfo Della Morte" isimli anonim tablosuyla, dirim ile ölümün karşılaşmasının estetize edilmiş arka fonunu oluşturur. Bir fotografçı 'rastlantıyla' ölümün fotografını çeker. Yani onu yakalar. Sonra da büyük bir merakla peşine düşer. Bunun üzerine ona görünür ölüm; bir değil üç kez çektin fotografımı, bu ne cüret, diye sorar.
Ölümle karşılaşılıp, yaşamda kalmağa devam etme koşullarını İngmar Bergman'ın   "Yedinci Mühür"ünden biliyoruz az çok! Ancak oyun sürdüğünce devam eder yaşam:
Oyunun, sonunda değişmeyen bir kazananı vardır; ölümdür o da.
(The Seventh Seal, 1957)
                                                 * * *
Bir kutunun fotografını düzgün çekmek zor iştir. Lens ve film düzlemini birbirinden bağımsız olarak hareket ettirebileceğiniz türden bir kamera (teknik kamera) kullanmanız gerekir her şeyden önce. En azından iki ışık kaynağı, ya da bir yansıtıcıyla çeşitlendirilmiş aydınlatma düzeneği, biraz da perspektif–alan derinliği üzerine geliştirilmiş teorilerin teknik uygulama bilgisi ve becerisi gerekir. Kutu üç boyutludur. Ya da şöyle diyelim; kutu, üç boyutlu en yalın nesnedir. Eğer bu konularda yetkin bir fotografçı değilseniz, kutuyu karşınıza alıp çekmeğe kalktığınızda, işin aslında ne denli sorunlu ve karmaşık olduğunu fark edersiniz. Lensin görüş alanı içinde bu üç boyutlu nesne; yükseklik, genişlik ve derinlik unsurlarını ayrıt ve düzlemleriyle apaçık gösterir size.
Sorunlardan ilki, bu yüzeylerde perspektif bozulma olduğunu fark etmenizle ortaya çıkar. Bir tarafı çarpılmış gibi görünür kutu, aslına hiç benzemez. Neden gözünüzle gördüğünüz gibi görmemektedir kamera? Bunun birden fazla açıklaması var; lens açısı geniş ya da dardır, film düzleminiz ile lens düzleminiz olması gerektiği gibi durmamaktadır, ya da ikisi birden... Diyelim, uğraşıp insan gözüne en yakın açılı lensi bulup taktınız, film ve lens düzlemlerini de “Scheimpflug” kurallarına göre büktünüz. Pırıl pırıl bir kutu durur karşınızda. Perspektif kurallarına uygun, en yakın ve en uzak köşeleri de net olarak beliren bir imge.
Bu iki ayrı sorunun çakışmasıdır; perspektif düzeltme yaptığınızda, filme düşen imgenin kimi kısımları net olmayacaktır. Scheimpflug kuralları, bu iki sorunu aynı anda nasıl gidereceğinizin yolunu açıklar. Peki, üç boyutlu olan kutu mu sadece? İçinde yaşayıp, belirli bir türden algılarla tanıyıp bildiğimiz bu evren, ‘kartezyen’ bir evren değil mi sonuçta? Her şey üç boyutlu!
         Karasu metinlerinde de, çoğu zaman, kutuları açtıkça kutular çıkar karşımıza. Dilin içindeki bir çeşit matruşka evreni, ustanın Metin Okuma Yazma derslerinde dikkatimizi çektiği yazım tekniklerinden sadece biriydi bu. Anlatım katmanlarıdır bunlar, birinin altından diğeri çıkar. Birbirlerini örter, birbirleriyle örtüşür gibidirler, kimi zaman da hepsi aynı anda görünüverir.
Okur, sanki bir perspektif bozulmayla karşı karşıya kalır, alan derinliği anlatının örgüsel dokusunda kaybolup gidebilir. Eğer yazarın isteği öyleyse, hiçbir kural dizgesi düzeltemez görüş algınızı. Belli ki, yazar öyle kurmuştur evrenini.
Okur, belki bu evreni kendi istediği gibi yeniden kuramaz, düzenleyemez ama çözümleyebilir anlamlandırmak için. Dilin iki ucundaki iki cambaz gibi, yazar ile okur bir dengeyi korur. Bunun için yazarın da, okurun da çalışması, çaba göstermesi gerekir.
Ayrı zaman ve mekânlarda var olmalarına karşın.
Aynı zaman ve mekânlarda var olmamalarına karşın.
Okurun metni çözümlemesi, bir modern mantık problemindeki metodlarla yapılabilir:
”Mantık” (dar anlamda) geçerli çıkarımları geçersiz çıkarımlardan ayırt etme kurallarını saptamanın bilgi dalıdır. Belirsizlik, çokanlamlılık, kaypaklık sınırlarına sonda atar; doğru-yanlış, geçerli-geçersiz, tutarlı-tutarsız gibi çıkarımları önerme öbekleri arasında bağ kurarak serimler. Bağdaşıklık, aykırılık, eşdeğerlik, çelişmezlik, özdeşlik vb. saptamalarda kullanma kılavuzu olur. Dilin bildirme, belirtme, yaptırma, törensel, eylemsel, betimleme, değerlendirme, etkileme görevlerini tanımlar.  
Ya da, ormanda avlanan bir vaşak gibi çözümeyebilirsiniz bir metni: Atladığınızda avınız pençelerinizdedir, kimi zaman da av sizsinizdir. Yazar yazdıklarını bitirmiş, belki de evinde kahvesini yudumluyorken, siz, dilin öteki ucundaki cambazsınızdır, ister istemez. 
Fotograf sanatında (özellikle de siyah-beyaz çalışmalarda) Ansel Adams’ın geliştirdiği “Zon Sistem” nesneler üzerindeki ışığı ve tonları, daha çekim yapmadan önce ayrıntılarıyla incelemek, son/uç imgenin nasıl olacağını kavrayıp, ona göre pozlama, banyo ve baskı işlemlerini belirlemek anlamına gelmektedir. Amaç, kusursuz bir negatif, dolayısıyla da kusursuz bir baskı elde etmek, mümkün olabildiğince ayrıntıyı kayda geçirmektir.  Günümüzün sayısal proseslerinde de bu böyledir.
Unutulmamalıdır ki, her nesne, yüzey, alan (yani fotografı çekilen kompozisyon) doğru pozlandığı ölçüde iyi sonuçlara ulaşılır ve bütün incelikler film yüzeyine, oradan da baskıya geçirilebilir. Eksik veya fazla pozlandığı oranda da, ayrıntı kaybı olacak, ortaya başarısız-yetersiz sonuçlar çıkacaktır.
             
Zone System’in uygulanmasının  temel amacı, fotografçının çekim öncesi, fotografını çekmeyi düşündüğü kompozisyonun her noktasındaki ışığı, ayrıntıları ve tonları kendi imgeleminde şekillendirmesini veya buradan elde etmek istediği sonuçları önceden zihninde oluşturarak, koşulları kendi istenciyle biçimlendirebilmesidir.

Buraya kadar, fotograf sanatında önemli yer tutan (ve birbirini tamamlayan) iki ayrı kurallar dizgesinden söz ettim kısaca. Çünkü, bu görsel teknik uygulamaların Karasu’nun birçok metninde, yazın teknikleriyle harmanlandığını, kurduğu anlatım dilinin temel unsurları haline getirdiğini, bununla da yetinmeyip, tek “an,” tek fotograftan ardışıklığa, süreğenliğe, yani zaman boyutu içinde de var olan bir çeşit yazınsal sinematografi estetiğine ulaştığını düşünüyor olmamdır.
Önünde ve arkasında, zamanın akışı duran bir kapı, tek an, o an içinde dondurulmuş, filme, kağıda aktarılmış bir kare, bazen belirli bir zaman diliminin içinde anlatılabileceklerden daha çok şey anlatabilir, daha anlam yüklü, daha ‘değerli’ olabilir.
Demek istediğimi bir Cartier-Bresson fotografına bakarken –apaçık– görmek işten değil. Çünkü bu çapta ustalar, görsel tekniklerdeki yetkinliklerinin de ötesinde, (şimdiye kadar kurduğum disiplinlerarası etkileşimin yönünü değiştirin) handiyse yazınsal, şiirsel denebilecek bir üslubun estetiğini yapıtlarında belirginleştirebilmişlerdir. Aslında, görsel sanatlar ve özellikle de sinemada, başarılı olan ustaların sırrı da buradadır. Çoğunlukla, işleyiş bu yöndedir.
Yazın ile sinema arasında yapılan kaba uyarlamalardan söz etmediğimi belirtmeme bilmem gerek var mı? Bu türden uyarlamalar, içinizde hazımsızlık sancılarına benzer sıkıntılar uyandırmaktan öteye geçmez. Okuduğunuz güzelim romanın hiçbir inceliğini, farklı zone’larındaki hiçbir ayrıntıyı, alan derinliğini, ya da (düpedüz) özü bulamayıp, harcadığınız zamana acır, kendinizi sinemadan sokaklara atarsınız.
Karasu'nun mantık derslerinde yinelediği “Nesnesi dilin kendisi olan imbilim, aynı zamanda bir üst-dildir.” tümcesi, “imin, düşün gücü” nün hangi alanda kurulacağının kanıtı gibi.
Karasu’nun her bir metni hem kendi içinde bir yenilik taşır, hem de “tipik” bir Karasu metni olarak ayırt edilme özelliğini yitirmez. Bu da “ustalık” payesini ne denli hak ettiğinin en yalın kanıtıdır. Bu biliniyor zaten. Benim burada yaklaşmak istediğim, bu ustalığın, hemen hemen tüm metinlerinde, düpedüz görsel (fotografik / sinematografik) denilebilecek tekniklerle gözler önüne serilmiş olması.
Başta, göreli perspektif algılama, alan derinliğine bağlı seçicilik, uzam-zaman kurgusunun çokkatlılığı (multi-exposure, yani birden fazla pozlama), zaman algısında esneklik / değişken görelilik (shutter speed, yani pozlama süresi), Zone System ilkeli sonuca giden tasarım, netlik / keskinlik ya da netsizlik / belirsizlik, gün ışığı akış denetimine bağlı olarak diyafram (aperture) ve Kelvin derecesi renk ısısı filtre dizgesi (color temperature, day-light adjusting / color balance) benzeri teknik unsurların yazı diline uygulanmaları geliyor hemen aklıma. Bildirişmeyi kuran hem de bildirişmeyi aksatan unsurları bir teknik kameranın ayar mekanizmaları gibi kullanır Karasu. Lens ve film düzlemini istediği gibi büker, filtre takımını kendi belirlediği ölçümlerle kullanır. Üstelik bu ayarlama sürecinin de uygulama filmini çeker, montajlar, gösterir bir yandan; üst-dil işler:
             “Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam,” 
                                 (1968-1977, Göçmüş Kediler Bahçesi)
“...pazar yerinin dışından bir yerden, filim çeker gibi durduğu bir yerden de, pazar yerini boydan boya ağır ağır geçişini izliyordu kendi kendinin” “...bir ucundan bir ucuna ağır ağır yürüyordu sessizlik içinde. Merdivenin tepesinden, sokağın oradan da, izliyordu kendini...” “...bir ucundan bir ucuna; yürüdüğünün bilincinde olduğu ölçüde de, kendi kendini ta ötelerden, pazar yerinin dışından, yukarıda kalan sokağın oradan, makinesinin gözüyle izlediğini görüyordu. O ıssız genişliğin, o sessiz uzamın bir ucundan bir ucuna geçen yalnız adamın filmini çekiyordu, pazar yerinin gerisindeki adam, yani kendi; pazar yerinin bir ucundan bir ucuna...” “...filim çeken kendine bakmıyormuş gibi, ama sonunda ona bakacağını sanarak...” “...pazar yerinin  öbür ucuna varmış, alçak setten sokağa atlıyordu şimdi. Yukarılarda, uzaklarda duran öbür adam, yani gene kendi, makinesini toplayıp gidiyordu. Issız pazar yerinden geçen adamın filmi çekilmiş, bitmişti. Makaralar kutuya girecekti."
Ava çıkan okurundan göz alır yazı.
"Buna 'metin' diyorum ya, resimli bir kitabın 'yazılı yarısı', bir filmin 'söz tümleci' de diyebilirdim. Derim de. (Boğaziçi Üzerine Bir Ön Metin)
                                              * * *
Eğer, Karasu metinlerinin benim için sinema tarihinde çağrıştırdığı ilk isim kimdir diye sorsaydım kendime, öncelikle, Andrey Arsenyeviç Tarkovski’yi anmadan geçmek istemezdim.
Sovyet ekolünden gelen yönetmen, yazar, müzisyen, 20. yüzyılın en önemli sinema teorisyeni için, bir başka büyükusta Ingmar Bergman şöyle demiştir: “Sinemanın doğasının bir gerçekliği olarak yeni bir dil bulmuş, hayatı bir düş, bir yansıma gibi yakalayabilen en büyük yönetmendir.”
         Tarkovski, sinema sanatına bakışını şöyle tanımlıyor: “Sinemanın anlamı, bir insanın, sınırı olmayan bir ortamla yan yana getirilmesi; o insanın, yanı başından ya da uzağından geçen sayısız insanla karşılaştırılması; bir insanın tüm dünyayla ilişkilendirilmesidir.”
         Japon sineması, görsel sanatları ve şiirinden etkilenmiştir; kendi deyişiyle, Haiku şiirinde “imgelerin, kendileri olmaktan öte hiçbir şey olmadıkları”nın yaratıcılığa açtığı ufuklardan yararlanmıştır.
         İnanç, kut, özlem gibi ana izleklerin taşıdığı anlatımları, düş, akan su, ateş, yağmur, su birikintisi, toprak, yansılar, rüzgâr, bulutlar, sis, göğe yükseliş gibi imgelerle bezelidir. Bu imgeler gerçeküstü güzellik erdeminin, fotografik-simatografik estetiğini oluşturur.
         Tarkovski’nin bir sinema teorisi olarak geliştirdiği "sculpting in time" (zaman içinde biçimlendirme)  sinemasının en önemli unsurudur: Uzun, kesintisiz çekimler, zaman kavramının bilincine varılması, zaman içinde yitiş, bir an’ın diğerine bağlanışını ya da diğerinden ayrılışını temsil eder. Aristoteles’in “yeğin ve yoğun bir eylemin, aynı mekânda, bir tek gün içindeki bir kısa sürede olup bitmesi” düşüncesini açımlamağa çabalar.  
                                          * * *
Karasu’nun dil kullanımını bir tarafa bırakıp, yalnızca anlamsal bağlantıları kurcalayabilseydik eğer, nesnelerin kendisinden çok,  imgelerini sevdiğini söyleyebilirdik belki de. Yazıya dökmeden önce, nesnelerin imgelerinden başka şeyler olmadığını bildiği hâlde. Bilme eylemi yazıya koşut gelişir. Yazar, yazdıkça bilir, 'Bilge' leşir.
                                           * * *
İmbilimin gelişmesi üzerine (1950’li yıllardan başlayarak) en çok çaba gösteren, kitaplar yayınlayan, sonraları Collège de France’da bu konuda dersler veren felsefeci, yazar Roland Barthes’ın ölümünden kısa bir süre önce yayınladığı Camera Lucida, Fotograf Üzerine Düşünceler adlı çalışması, belki de şimdiye kadar kurmaya çalıştığım bağlantıların özüne, çıkış noktalarına, kaynağına dair yazılmış en yetkin eserdir.
(Karasu’nun da hemen hemen aynı yıllarda verdiği Metin Okuma Yazma derslerine dikkati çekmek isterim; bu derslerde “semiotic”in Türkçe karşılığı olarak yaygınca kullanılan “göstergebilim” yerine  “imbilim”i kullanmayı yeğlerdi.)
         Kitapta Barthes’ın fotograf için ortaya attığı iki temel kavram öne çıkıyor:
İlki “studium” kavramı. Bir tür kendini verme, fotograf üstünde bilgilerimizi, birikimlerimizi bir çeşit hevesle çalıştırmaktır bununla kastedilen.
         Barthes için asıl önemli olan kavram ise “punctum”dur:
“İkinci öge studium’u deler. Bu kez onu arayıp bulan ben değilimdir. Bu öge sahneden yükselir, bir ok gibi dışarı fırlar, ve bana saplanır. Bu sözcük benim durumuma daha iyi uyuyor, çünkü hem delme kavramına gönderme yapıyor, hem de sözünü  ettiğim fotograflar arasında delinmiş, hatta bu hassas uçlarla delik deşik olmuş beni anlatıyor.
 O halde studium’u bozacak olan bu ikinci ögeye punctum demeliyim; çünkü punctum aynı zamanda ısırık, benek, kesik, küçük deliktir. Bir fotografın punctum’u beni delen (ama aynı zamanda beni yaralayan, bana acı veren) o kazadır.”
“Punctum çoğu zaman bir ‘ayrıntı’ yani bir nesne parçasıdır. Bu yüzden punctum’a  örnekler vermek bir bakıma kendimi teslim etmek demektir.”
“ punctum ahlak ya da güzel tat aramaz; punctum uygunsuz da olabilir.”
 “Görüntü için gerekli koşul görmedir.” demiş Yanuş, Kafka’ya; Kafka da gülümseyerek yanıtlamış: “Biz nesneleri aklımızdan çıkarmak için fotograflarız.”
“O’nun hakkında düş görürüm, ama O’nun düşünü görmem. Ve aynı düşteki gibi, fotografla karşı karşıya gelince de aynı çaba, aynı Sysiphos işi; öze ulaşmak için tırmanmak, onu göremeden aşağıya inmek ve her şeye baştan başlamak.”
“Fotograf, tam anlamıyla göndergenin fışkırmasıdır. Oradaki gerçek bir bedenden çıkan ışınım en sonunda burada olan bana değer; aktarımın süresi önemsizdir; yitik varlığın fotografı, bir yıldızın geciken ışınları gibi bana dokunur”
“Öyle görünüyor ki ‘fotograf’a Latincede
                     ‘imago lucis opera expressa’
 denebilirdi; yani ışığın etkisiyle açığa çıkan, ‘özü çıkarılan’, ‘asılan’, ‘dışa çıkan’ (limonun suyu gibi) görüntü.”
“Fotografı teknik kökeni nedeniyle bir karanlık geçit (camera obscura) kavramıyla bir tutmak yanlıştır. Aslında fotografa camera lucida dememiz gerekir;
(bu, fotograftan önce ressamların kullandığı, bir göz modelde, bir göz kâğıtta, nesnenin resminin doğru perspektifle çizilmesine olanak sağlayan düzeneğin adıdır)
çünkü gözün bakış açısından görüntünün özü, hiçbir içtenlik olmaksızın tümüyle dışarıda, ama yine de en içteki varlığın düşüncesinden daha ulaşılmaz ve gizemli olmaktır.”
“Ah keşke şurada bir bakış, öznenin bakışı olsaydı, keşke fotograflardaki biri bana bakıyor olsaydı! Çünkü fotografta bu güç, tam gözünün içine bakma vardır...”
Punctum kavramını salt fotografik bir alanla sınırlayan, yazınsal boyutta bunun mümkün olmadığını, olamayacağını savunan Barthes’a hiç Bilge Karasu okumamış –okuyamamış- olması nedeniyle hem katılıyor hem de itiraz ediyorum; çünkü Karasu metinlerinde (tam da Barthes’ın tarif ettiği gibi) beni punctum olarak delip geçen sayısız ayrıntı var. Bu ayrıntıların kullanımı da handiyse fotografik. İmbilimsel ve imlem bağıntılarının araçları, yazı yoluyla oluşturulmuş görsel unsurlar gibi durur okuyan gözün karşısında.
         Barthes’ın “O zaman farkettim ki, fotograf, delilik ve adını tam koyamadığım bir başka şey arasında bir tür bağ vardı.” diyerek, sonunda lafı deliliğe getirmesine karşılık, ben de, Karasu’dan son bir alıntıyla konuşmamı burada bitiriyorum:
        “Bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?
        
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
                  L. Wittgenstein, Tractatus  Logico-Philosophicus. Çev. Oruç Aruoba (Almanca aslı ile), İstanbul: Bilim/Felsefe/Sanat Yayınları, 1985
B. Karasu, Gece. İstanbul: İletişim Yayınları. 1. Baskı, 1985, (Metin 1975-1976’da yazılmıştır.)
W. F. Nietzsche,  Böyle Buyurdu Zerdüşt.
B. Karasu, Mantık Ders Notları (Hacettepe Üniversitesi), 1982
B. Karasu, “Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam,” Göçmüş Kediler Bahçesi içinde. Ankara: Gece Yayınları, Düş Kitapları II. 1. Baskı. 1968-1972
B. Karasu, “Avından El Alan,” Göçmüş Kediler Bahçesi içinde, (Metin, 1968-1977 yılları arasında yazılmıştır.)
B. Karasu, Kısmet Büfesi. İstanbul: Adam Yayıncılık,1982,
R. Barthes, Camera Lucida: Fotograf Üzerine Düşünceler. Çev. Reha Akçakaya. İstanbul: Altıkırkbeş, 1992,  (Metin ilk kez 1980’de Cahiers du Cinéma’da yayınlanmıştır: Gallimard, Seuil.)
                   Andrey Tarkovski, (1932-1986) (Ivan’nın Çocukluğu 1962 - Andrei Rublev 1966 - Solaris 1972 - Ayna 1975   Stalker 1979 - Nostalghia 1983 - Kurban 1986)
                Michel FOUCAULT,Les Mots Et Les Choses (Gallimard,1966)
          
                   Diego Velazquez, (1656,   318 cm × 276 cm,  Madrid)
                   (1) Infanta Margarita Teresa de España
(2) doña Isabel de Velasco
(3) doña María Agustina Sarmiento de Sotomayor
(4) Alman cüce, Maribarbola (Maria Barbola)
(5) Italyan cüce, Nicolas Pertusato
(6) doña Marcela de Ulloa
(7) koruma (guardadamas)
(8) Don José Nieto Velázquez
(9) Diego Velázquez
(10) King Philip IV aynadaki yansısı
(11) Mariana, queen of King Philip, aynadaki yansısı




                                                   






























     Yıldırım Arıcı  
                                                  
 Doğan Yaşat’a, sevgiyle
  6 mayıs 2011

20 Ocak 2011

dünyanın tasarımı


*





 uzaklaşan zamanın makarasına sarılı ipliğin birbirine dolandığı meleklerin kendi ruhunun ölüm döşeğinde kendine cebrail kendine yabancı kendine veba kendine yeraltından notlar kendine suç ve 
ceza






.

2 Aralık 2010

anın tasarımı


*





Şimdi işte aynanın dibinde kendinin önünde gördüğün bukalemun bu kalen bu sözcüklerin dizge dışı dizimi bu kalemin yazdıkları karşılar tersinden algılanan dünyanın tasarımı.





.

22 Ekim 2010

aziz istanbul / beloved istanbul

.




















Beloved İstanbul-9'15" on soundcloud  https://soundcloud.com/scaramouch/beloved-istanbul



The “Beloved İstanbul” which Master Münir Nurettin Selçuk recites in his music is resisting time, faced with an irrevocable destruction and invasion. The Master’s delightful tunes seem to be the only permanent thing amid the chaotic atmosphere of a stroll from the Galata Bridge to the Tunnel in Beyoğlu.

Münir Nurettin Selçuk 
Born in İstanbul in 1901, he began composing in 1920. His first records, which bear a distinctive style that combine the old rendition of the classical Turkish music with a new conception, were released by the label His Master's Voice in 1928. He went to Paris in the same year for vocal training. Münir Nurettin Selçuk is the first Turkish music singer that has training in authentic voice techniques. His performance style which bears the traces of the 19th Century Italian opera singing was influenced by the “Bel Canto.” He introduced the tradition of solo concerts in the history of the classical Turkish music. He gave his first concert in 1930 upon his return from Paris in the venue which is the Dormen Theatre today. He evoked great interest and admiration. He wore black tie and tails in his concerts and remained standing while singing. He is also the first to use the tradition of singing solo, accompanied by a choir. He integrated the western influences of the opera, tango into his own unique rendition of the the classical Turkish music. He started to produce his major compositions after 1940-41. After he returned to İstanbul, he served as a member of the Executive Board of the İstanbul Municipal Conservatoire for more than thirty years. He contributed to the upbringing of many musicians from the young generations. He died on 27th April 1981.       

https://soundcloud.com/scaramouch/beloved-istanbul

19 Ağustos 2010

Oruç Aruoba'dan ağustos haiku

*















 *


k e d i l e r   ç ı l g ı n

g e l i p    s a l o n a   g i r m i ş

k i r i g i r i s u


*



18 Ağustos 2010

BİLGE KARASU- geceden geceye arabayı kaçıran adam

*







Günlerden deniz, sulardan salı,
Yürürden vatos, yüzerden kedi...

 "Uslu Kişilere Tekerlemeler"den

Adam, yıllardır, Sazandere'ye gideceğim, gidiyorum diye tutturmuş yaşardı. Biri mi gitmiş de övmüştü orayı, haritanın birinde mi görüp merak etmişti, yoksa resmi mi ilişmişti gözüne bir yerlerde, bilemiyordu. Tek bildiği, denize gitmeye her kalkışında, Sazandere'yi düşünerek yollara düştüğü, sonra da ya üşendiği, ya başka yerlere giden arkadaşlarına uyduğu, ya da yolun bozuluverdiği, arabaların işlemeyiverdiği bir sıraya rastladığı için, oraya bir türlü gidememiş olduğuydu.
Denize tutkundu kendini bileli. Kulaç atarken, kollarının suya saplanıp kaydığını, suyun yüzünde açar gibi olduğu yaranın tükenmez bir dirençle kapandığını gördükçe, gövdesinin, bacaklarının bu serin renkli peltenin içinde salınmasına baktıkça, dirimi bütün varlığıyla duyar, kavrardı. Denizsiz kalmamak için, gittiği kıyıdan çakıllar, kavkılar taşırdı evine Denizi bütün gözenekleriyle yeniden emebileceği günlerin gelmesini, çakıllara, kavkılara bakarak beklemişti, kışlar kışı. Yediği balıklarda yosunların, kıyıların kokusunu arar, ağaçlan hışırdatan yele, işlerken yürek atar gibi ses çıkaran makinelere kulak vererek bu seslerde, kıyıya çarpan dalgaları, denizin yüreğinin atışını bulmağa çabalardı.
Denizsiz bir kentte oturmağa karar vermekle deniz tutkunluğunun artacağını, sevdiği bir şeyden, insan hali, usanabileceği bir günün gelip çatması olasılığını ortadan kaldırabileceğini düşünmüş, bir çeşit kurnazlık etmişti sanki; kendi kendini aldatmağı gereksinirmiş gibi, bunu yapmanın boşluğunu anlamadan... Kocaman kocaman kavaklar vardı oturduğu bu kentte, sokaklarda, bahçelerde sıralanıp boy gösteren; ilkyazın gelmesiyle yeşerip yapraklanınca, hışıltılarını duyurunca, her ağaçtan daha çok, denizin dalgırlanışını, teknelerin salınışını anımsatırdı bunlar. Balık oluverirdi kavaklara bakarken, deniz olmanın, sandal olmanın arkasından; balığın kavağa çıkması deyimini eskitir, yok ederdi.
Kavaklar yapraklandıktan epey sonra da, bir kuş gelip ötmeğe başlardı gece yarısını geçe. Kısacık iki sesten, biri üst biri alt perdeden iki sesten oluşan ötüşünü saatlerce, kısa, eşit aralıklarla, yineler dururdu Bu muydu ishakkuşu dedikleri? Kestiremezdi bir türlü. Kentlilerin o saatte uyanık duranları, kuş seslerinden anlamaz olmuşlardı nedense. Kime sorar, kimden öğrenirdi bu işin doğrusunu Ama adını kesinlikle bilmeyedursun, kuşun sesi geldi mi, adam anlardı ki denize dönmenin çağı erişmiştir O zaman, içtiği sulara tuz ekmeğe başlardı düşünde, gövdesinin bütün uzunluklarını mersin balıklarına, bütün yuvarlaklıklarını denizanalarına dönüştürür, yosun ormanlarında dolanır, dalıverirdi palamut corumlarının içine. Sonra, bir sabah, uykusundan sıyrılıverir, denizin yolunu tutardı.
Kavaklar, kentin her yerinde bir daha yapraklanmıştı. Kuş bir daha ötmüştü Ama kuş da, yapraklar da, denizi kıpraştırmamıştı gönlünde bu yıl; ilk kez olan bir şeydi bu. Yılların verdiği alışkıyla, denize gitmesi gerektiğine inanıyordu gene de; denizden güzel bir şey düşünemiyor, denizde doğduğunu unutamıyordu hâlâ, onun için denize gidecekti.
Adam gönlündeki bu değişikliği farketti ama neye yoracağını bilemedi. Çok da deşmedi duygularını. Bir değişiklik sezdiğine göre, en iyisi, şu yıllardır gidemediği Sazandere'ye gerçekten gitmek olmaz mıydı?... Öyle de yapmıştı; kimseye haber vermeden yola çıkmış, önce kıyının bu büyük kentine gelmiş, otobüsten indiği gibi, Sazandere otobüslerinin kalktığı yeri sormuş, "karşıdaki garaj" diyen adamın sözüne uyarak garajın kapısından içeri, korkunç bir gürültünün, sağır edıici bir uğultunun içine atmıştı kendini.
Otobüs garajının kapısından geçerken gözlerini yummuştu. Yüksek bir kayadan denize dalarken, kendini boşluğa bırakmadan önce yaptığı gibi. Gözünü açmasıyla birlikte, gürültünün, uğultunun içinden sıyrılmak için, bir suyun yüzüne çıkmak istercesine, ayaklarının -itme, atma devinimine geçmek üzere- gerildiğini duydu. Yosunlarının dal dal, ağaç ağaç, gövdesine dolandığı çamurlu bir gölün suyu gibi her yanını saran, etine, kanına saldıran bu gürültünün çıkılacak bir yüzü, bir yüzeyi yoktu oysa. Bu ses gölünden, bataklığından kurtulmanın tek yolu, Sazandere'ye gidecek otobüsü bulmak, ona binerek, onun içine sığınarak onun kucağında buradan kopup yola düzülmek olacaktı.
Koca, kanlı canavar köpekbalıklarının karnına, başındaki çekmenle yapışıp, yüzgecini bile kımıldatmadan, köpekbalığı hızıyla deniz deniz gezen tembel balığı düşündü... Kavaklarda öten kuşun adını kesinlikle bilemiyordu ya, bu balığın adını hiç çıkaramıyordu. Rem’li, Remo'lu bir şeydi galiba...

gene pazar yerinden geçtiğini görüyordu 
bir yandan da 

Her yerinden çekiştiriyorlardı. Sazlı'ya, Görencik'e, Madrabaz'a, Kuyulu'ya, Arifköy'e, 
oraya, buraya, kalkıyordu arabalar, kalkacaktı, aceledelim, aceledelim...

ağır ağır yürüyordu sessizlik içinde 

Otobüste uyuklarken yarı anı yarı düş bir geçişe girişmişti denizsiz kentin kavaklarıyla çevrili bu pazar yerinden; bu gürültü kasırgasındauyanacağına daha mı uyuşuyordu ne?                                        

  pazar yerinin dışından bir yerden, 
filim çeker gibi durduğu bir yerden de,
pazar yerini boydan boya ağır ağır geçişini
    izliyordu kendi kendinin

Rastgele durdu gürültünün bir yerinde. Omuzlarına eller yapıştı iki yandan; sürücü yardımcıları, küçücük çocuklardı da ondan olacak, bacaklarına yapışıyordu. Gerdir'e, Baltepe'ye, Bodur'a, Sultaneşiği'ne, Kuşlar'a götürmek istiyorlardı onu. Sazandere'ye gide... diyememişti ki daha, koluna yapışanlar, bulaşmış çamur silkeler gibi atmışlardı onu öteye, gürültü gölünün daha uzaklarını göstererek. Soluğu darala darala, kalabalığı güçlükle yararak ilerlemeğe çabaladı adam. 

merdivenden inmişti pazar yerine.
Pazar günü dışında bir gün, 
pazar öncesi ile sonrası dışında,
malın yığıldığı önceki günle, 
pisliğin, süprüntünün kaldırıldığı 
sonraki günün dışında bir gün, 
haftanın ortasında bir gün, 
ıssız, tablasız, sergisiz,direksiz, dayaksız,
güneşliksiz pazar yerinin 
bir ucundan bir ucuna  

Orasına burasına yapışıp kendisini çekiştirenlerden kurtulmanın yolunu öğrenip öğrenmediğini sınayacaktı şimdi. Sazandere... demeğe kalmadı, garajın derinliklerine doğru, gittikçe artan uğultunun, sıcağın, yağ kokusunun içinde ilerlemekteydi gene. 

bir ucundan bir ucuna ağır ağır yürüyordu sessizlik içinde. 
Merdivenin tepesinden, sokağın oradan da, 
izliyordu kendi kendini. 
Yel esiyordu. Yağmur yağdıracak bir yel. 
Yerlerden kalkan toz çevrileri paçalarına, yenlerine, 
kulaklarına, saçlarına doluyordu. 
Malların sergilendiği, 
betonla çevrilmiş toprak setlere çıkıp iniyor,
ağır ağır yürüyordu pazarsız
pazar yerinin bir ucundan 

Ter kokusuyla yağ kokusunun en koyusunda, en sıcağında,
garajın en kuytu köşesini dolduran üç araba gösterdiler, söver gibi. 
Uzaktan da olsa görebilmişti hiç değilse Sazandere arabalarını; oraya doğruldu.

bir ucundan bir ucuna; 
yürüdüğünün bilincinde olduğu ölçüde de, 
kendi kendini ta ötelerden, 
pazar yerinin dışından, 
yukarıda kalan sokağın oradan,
makinasının gözüyle izlediğini görüyordu.
O ıssız genişliğin, 
o sessiz uzamın bir ucundan bir ucuna
geçen yalnız adamın filmini çekiyordu, 
pazar yerinin gerisindeki adam, 
yani kendi; 
pazar yerinin bir ucundan bir ucuna 

Gösterdikleri yere yaklaşırken üç otobüsten birinin, gürültünün doyurduğu kulaklarının sağırlığı içinde, sessiz bir filmdeymiş gibi, çıt çıkarmadan süzülüp gittiğini gördü. Koşmak istedi. Garajı dolduran adamların hepsi, geldi önünde durdu sanki. 

bir ucundan bir ucuna geçerken de, 
o sessiz ıssızlığın içinde, gençliğinde, 
bir arkadaşının onca severek söylediği bir türkü, 
ansızın, yolunu bulmuştu bilincine çıkmanın... 
Yel vurdukça denizlerine, denizleri dalgalı... 
Oysa öncesi vardı o türkünün, kavakların, 
Aksaray'ın kavaklarının gölgeli olduğunu söyleyen.
Pazar yerinin dört yanını çevreliyordu buradaki kavaklar.
Ulu, salınan, ırganan. 
Ortalarındaki uçsuz bucaksız pazar yerinin ıssızlığındaysa, 
yağmur yelinden başka dalgalanan bir şey yoktu; 
kendisi o geniş uzamın
bir ucundan bir ucuna 

Seslenmek istedi, işitemedi sesini, düşlerdeki gibi. Köşeye vardığında bir tek otobüs kalmıştı. Soluk soluğa sordu karşısına çıkan sürücüye, otobüsün kaçta kalkacağını. "Kalkmayacak bu," dedi sürücü, "bir yere gitmiyor ki..." Adam öfkesinden dondu, derin bir soluk aldı, yutkundu, sonra en dingin sesiyle sordu: "Demin burada üç otobüs vardı. Nereye gitti öbür ikisi?" Sürücü, bu soruya ne denli şaştığını yüzüyle, sesiyle göstere göstere, "Nereye gidecek?" dedi, "biri Gündüzlü'ye gitti, biri de Arifköy'e..."

pazar yerinin ıssızlığını verev bir çizgiyle 
bölerek bir uçtan bir uca yürür, 
yürüyen kendini pazar yerinin dışından, 
sokağın oradan, 
kat kat merceklerin keskin inceliğiyle gene kendi izlerken,
bu ölüm sessizliğinin içinde yürüyen adamın 
toz çevrileri arasında 
denizi usuna bile getirmediğini görüvermiş, 
bilivermişti. 
Ama sokağın oradan bakan adam olarak mı,
yoksa pazar yerinin bir ucundan bir ucuna

O gece Sazandere'ye artık otobüs kalkmayacaktı, öyle diyordu şimdi değnekçi. Bir an, ikircik içinde, kalakaldı. Başka bir otobüse biner, bildiği yerlerden birine gider, Sazandere'yi bir başka yaza bırakırdı. Her zamanki gibi. Ama vazgeçti sonra. Garajdan sokağa çıkınca arabaların, açık hava sinemalarının, şerbetçilerin, fındık fistıkçıların, insanların bu saatte büsbütün azgınlaşan Akdenizli gürüllüsü diken diken battı beynine. Yorgundu, uğultunun sağırlığı geçiyordu yavaş yavaş. Bir otel buldu kendine, yattı, uyudu.
Uyanırken hâlâ pazar yerinde yürüyordu. Ayınca, budalalığına sövmeğe başladı. Bir yandan pazar yeri düşü, bir yandan koşuşmanın şaşkınlığı, o gece sorması gerekeni sormamıştı. Sazandere'ye gider diye gösterdikleri otobüslerin hepsi başka yerlere gittiğine göre, Sazandere'ye otobüs kalkmış mıydı? Bu gece kalkacaksa nereden kalkacaktı? Kendisine yol gösterenler, ya bilmediklerinden, ya domuzluklarından, kendisini yanıltmışlardı. Bu gece ne olacaktı? Gündüz otobüs kalkıyor bile olsa, gitmeyecekti garaja. Burada denize girmek varken, güneşin altında kızacak otobüste kavrulmak alıklık olurdu. Telliye bindi, denize gitti. Akşama doğru dönüp karnını bir güzel doyurdu, garaja uğrayıp değnekçiyi buldu. Değnekçiye bakılırsa, Sazandere'ye yarımşar saat arayla üç otobüs kalkabilirdi; ilki hep kalkardı ya, yolcu çıkarsa, ikincisi, gene yolcu bulunursa, üçüncüsü... Adam saatini öğrendi, yeni yeni canlanan sokaklarda biraz dolandıktan sonra, ilk otobüsün kalkışından yarım saat önce geldi, gösterilen yerde beklemeğe başladı.
Bu gece gürültüye biraz alışmış olduğundan mı yoksa kulaklarını gönül gücüyle sağırlaştırdığından mı ne, garajın içinde değil de çok uzağında gibiydi. Sanki pazar yerindeydi gene… Deniz sanki yavaş yavaş kendisinden uzaklaşıyordu. Oysa buradaydı, denize gitmek için uğraşıyor, yaşamı boyunca göstermediği bir kararlılıkla, av bekler gibi bekliyordu otobüsü. Pazar yerindeki adamdı denizi unutan. Bunu, sokağın oradan bakan adam olarak mı, yoksa pazar yerinin 

bir ucundan bir ucuna yürüyen adam olarak mı biliyordu? 
Yolunun ucundaki ölümü düşünmüştü 
pazar yerinde yürüyen adam, 
ya da, onun öyle düşündüğünü,
filim çeken adam bilmişti. 
Niye pazar yerinin yaşadığı üç günün değil de,
bu ölü günün filmini çekiyorum makinemle?
diye düşünüyordu galiba sokağın oradaki, 
merdivenin başındaki.
Ama gene de yalnız o değildi bunları usundan geçiren, 
pazar yerinde yürüyen 
kendi de öyle geçirivermişti bunları içinden. 
Başını kaldırmış, 
filim çeken kendine bakmıyormuş gibi, 
ama sonunda ona bakacağını sanarak, 
kavaklara bir göz atmıştı.
O kuş bu kavaklara da gelir öterdi herhalde geceleri. 
Sonra filim çeken kendine bakmadan, 
gözlerini önünde giden ayaklarına dikmiş, 
yürümüştü gene. 
Yürüyor, kendi filmini çekiyordu yukarıdan. 
Pazar yerinin öbür ucuna vardığında 

Üç dört ayrı zamanı biribirine kattığının bilincine vardıkça usu büsbütün karışıyordu. Geldiği otobüs buralara yaklaşırken, yol yorgunluğundan olsa gerek, ımızgandığı yerde, pazar yerinde yürüyen adamla yukarıdan bu adamın filmini çeken adama bölünmüştü. Garajın gürültüsüne daldığında, bu geçiş yakasını bırakmamıştı. O sırada garajın içinde yürüyen adamla birlikte üç kişi olmuşlardı. Garajda yürüyen, pazardakilerin hem içinde hem dışındaydı, onları görüyordu sanki karşısında. Gece, düşünde, o tükenmek bilmeyen geçişi sürdürmüştü. Şimdi, hâlâ, pazardaki adamlarla uğraşıyordu. Bir düşün düşünün anısı içinde üçleştiği gibi dörtleşiyor, garajda duran kendine bakıyor, baktığının dışında… Bitmezdi bu. Aynalarda çoğalır gibi çoğalıyorum; yorgunluğa, öfkeye, üst üste yığılan tersliklere vermeli bunu, diye söyleniyor, avutmağa çalışıyordu kendini.
İrkildi. Beklediği yere, kıtıpiyoz bir araba gelmişti. Otobüsün artık kalkması gereken saatti bu. Her yanı dökülen, gerçek takaların güzelliğine inat, küçümseme dolu bir sesle "taka" diye nitelenen, yıllarca, iyili kötülü yol yeyip bitirmiş otobüslerden biriydi gelen. Sazandere'ye mi? diye sorduğunda, sürücüden belirsiz bir karşılık aldı, evet'e de, hayır'a da çekilebilecek çeşitten… Adam, artık alıştığı için, uğultunun içinde kendi sesini, sorusunu, açık seçik işitmişti. Sürücü, besbelli, yolcu denen aşağılık yaratık türüyle yüz göz olmayacak sürücülerdendi. Adam, biraz beklemeğe karar Verdi. Öncekinden daha kırık dökük bir otobüs eskisi yanaştı berikine. Adam bunun sürücüsüne yaklaştı, sorusunu sordu. Bu kez karşılık kesin bir "evet"e benziyordu. Bindi, pek çökmemiş, yayları dirice bir yer buldu, oturdu. Bacaklarını bile uzatabilecekti, yanına kimse oturmazsa… Pazar yeri gene gözünün önüne geldi.

pazar yerinin öbür ucuna varmış, 
alçak setten sokağa atlıyordu şimdi.
Yukarılarda, uzaklarda duran öbür adam, 
yani gene kendi, makinesini toplayıp gidiyordu. 
Issız pazar yerinden geçen adamın
filmi çekilmiş, bitmişti.
Makaralar kutuya girecekti 

Düşünün çöngülünden sıyrılıyordu… Yanıbaşında kopan bir tangırtıyla yerinden sıçradı. Uyuklamış mıydı gene? İlk gelen otobüs gidiyordu. Çantasını, torbasını toplayasıya, kendini dışarı atasıya, o soluk, yoluk nesne, kalabalığın içinden süzülüp gitmişti bile. Bindiği arabanın sürücüsünü göremedi. Oralarda duran birine sordu otobüsün nereye doğru yola çıktığını. "Soğukgöl'e gitti galiba." Soluk aldı adam, "bu araba ne zaman kalkacak?" diye sordu gene. "Bir yere gittiği yok, sürücüsü de yatağında uyuyordur şimdi. Demin çıktı yatmağa… Bu araba yarın sabah kalkar. Kazlar'ın arabası bu." Adam çılgın gibi koştu sağa sola, değnekçiyi buldu. Kendisinden başka herkes Sazandere arabalarının nereden kalktığını biliyor olsa gerekti. Ortada Sazandere otobüsünü arayan kimsecikler yoktu kendisinden başka. Oysa, imgelediği Sazandere gerçeklik dünyasında da varsa, birçok insanın oraya gitmesi, gitmekte olması gerekirdi. Çıkıştığı değnekçi, "Sazandere arabası kalkalı hanidir," diye karşılık verdi, "o köşeden kalkar zaten," derken garaj kapısının hemen yanını gösterdi. Onunla tartışmak işe yaramadı "Yanlış anlamışsın dediğimi," diyordu değnekçi. "Her gece Sazandere'ye tek bir araba kalkar, o da gitti." Apışıverdi adam. Ertesi gece gelecekti gene. Sazandere'ye gitmemeği düşünemezdi artık.
Gene denizde geçirdi ikinci günü. Akşamı, garaja gitti, ama değnekçiyi bulamadı. Sazandere otobüsünü, teker teker, her arabanın yanında durarak sordu. Gösterilen yerlere gitti, başka yerler gösterdiler. Kalabalığın içinde omuzunda torbası, elinde çantası, oradan oraya atılıyor, bineceği arabayı bulamıyordu. Her yere gidiyordu öbür arabalar, bildiği, bilmediği her yere. Nedense, Sazandere arabalarını bilenler azdı, ya da, bilir gözükenlerin verdiği bilgi sağlam çıkmıyordu. Yorgunluktan, durduğu yere çökecek hale gelmişti. Sazandere'ye giden otobüsü iki kez sorduğu yerin önünden geçerken bir daha sordu; "on dakika oluyor, buradan kalktı," dediler.
Ertesi gece otobüsü bir daha kaçırdı. Daha ertesi, daha ertesi gece de. Ancak, kovalamacada ustalaşıyordu, otobüsün artık kaçamayacağı, ister istemez kendisine yakalanacağı belli oluyordu. Gündüzleri denize gitmiyordu şimdi. Nasıl olsa Sazandere'ye varınca bütün gün denizden çıkmayacaktı. Uyuşukluk içinde yatıyordu akşamlara dek, karnını yalancıktan doyuruyor, kitap bile okumuyor, aldığı akşam gazetelerine göz gezdirmeği olsun üşeniyor, onları yatağının altına atıyordu. Denizi unutmanın, otobüsü kaçırmanın tedirginliğini atıp bir oyunu kurallarınca oynamanın keyfîni her akşam biraz daha çok duyarak gidiyordu garaja. Araba artık kaçamazdı. Nitekim öyle oldu Onaltıncı gece Sazandere otobüsünü, bir hayvanı köşeye kıstırır gibi kıstırdı.
Ama bir gece önce, bütün bu çabasını, otobüsü sonunda bulmuş olmanın utkusunu hiçe indiriveren, yok ediveren bir şey olmuştu. Değnekçi onu bir arabanın arkasına çekmişti ."Kardeş," demişti, "gecelerdir geliyorsun, görüyorum. Söylemesem olmayacak. Gerçekte, bu arabalar içinden sekiz tanesi, başka yere giderken, ya da gittikten sonra, Sazandere'ye uğrayabilir, uğrar da. Ancak, sapa yer olduğu için, gerekmedikçe oraya gitmek istemez sürücüler. Fazla para isterler, yolcuyla çekişirler, onu yan yolda indirmeğe kalkarlar. Oralılar zaten hep bir araya gelir, bir otobüse binerler, yola çıktıktan sonra sürücü artık nazlanamaz; ama senin gibi tek yolcuya kimsecikler "gideriz" demez, öyle bilesin bunu. Hani denk gelecek, başka yolcu olacak da... O zaman gidersin belki. Hem gidilecek yer bolluğuna kıran mı girdi?..." Bu sözler, adamın şu andaki bütün sevincini elinden alıyordu, ama ne çıkardı bundan?
Bu gece otobüsü eliyle koymuş gibi bulduğunda, yolcuların gelmiş olduğunu, arabanın hemen kalkacağını söylediler. Bindi. Pırl pırıl, yepyeni bir arabaydı bu. Yolcuların hepsi yerine oturmuş, kimi kıvrılmış uyuyor, kimi uyumağa hazırlanıyordu. Yerine oturmasıyla birlikte motor işledi, gürültünün içinden bir gemi yeğniliğiyle çıktılar. On dakika geçmeden, tek bir ışık damlası bile seçilmeyen kara yolunda gitgide artan bir hızla kayıyorlardı. Uğraşınca, hele hele isteyince, istemesini bilince, pekâlâ oluyormuş dedi adam içinden. Sonra tokat yemiş gibi aydı; bir gece önce değnekçinin söylediklerinden sonra bu düşünce, olsa olsa, güIünçtü, başka her şeyden beride...
Otobüsün ışıklarını çoktan söndürmüşlerdi. Horultular geliyordu her yandan. Kendi de uyuyuverirdi, yorgun varmazdı Sazandere'ye.
Uyandırdılar sonra. Ortalık hâlâ karanlıktı. Otobüs durmuştu Kulak verdi, uyku sersemliği içinde. Denizin sesi işitilmiyordu. "Ne var? diye sordu kendisini uyaran adama. Otobüs yolculukları boyunca motora bakan, gerekirse onaran, yolculara şişe şişe soğuk sular dağıtan, kolonya serpen, delikanlı uykusu durmadan bölündüğünden yüzü şiş, incelikle davranması gerektiğini bildiği halde incelik gömleği genç yontulmamışlığının sertliğine dar gelen sürücü yardımcılarından biriydi bu. "İneceğiniz yere geldik," diyordu. Üstelemedi adam, herkesin kendi işini iyi bilmesi gerektiği yollu iyimser bir güven duygusu içinde, indi; karanlıkta birileri bavulunu eline tutuşturdu. Otobüste kendisinden başka yolcu kalmamıştı zaten, inmiş gitmişti hepsi. Ayağını yere bastığını anlamağa daha vakit bulamadan, otobüsün yoğun bir toz kokusu içinde hızla, yeniliğinin bütün gücüyle uzaklaştığını duydu. Yapayalnızdı karanlığın içinde, besbelli. Adam bekledi Toz genzini yakmaz oldu. Kulak verdi. Denizin sesi gelmiyordu. Burnunu havaya dikti, tuz kokusu da yoktu. Kızmamasına şaştı, şaşmamasına şaştı. Torbasının askısını düzeltti, bir iki adım attı, ayakları kuma gömülür gibi oldu. Gibi değil, kuma gömülüyordu düpedüz. Çantasını yere bıraktı, eğildi; kumla kumu, deniz kumu değildi bu. Un gibi, incecik, bildiği deniz kumlarının hiçbirine benzemeyen bir kumdu. Katıksız sessizlikte, usuna pazar yeri geldi, geldiği gibi de çıktı gitti usundan. Buranın Sazandere olup olmadığını merak etmiyordu. Bu arı sessizlikte deniz, pek uzakta da olsa, işittirirdi kendini. Ses gelmiyordu, deniz yeli gelmiyordu; adam buna da üzülmedi. Hiçbir şey bilmese, yanlış arabaya binmediğini biliyordu. Kaldı ki o sürücü yardımcısına nerede ineceğini daha otobüs binip yerleşirken birkaç kez söylemişti. Bir iki adım daha attı gömüle gömüle. Deniz de umurunda değildi şimdi, Sazandere de. Yalnız merak vardı içinde, yalnız şaşkınlık. Yolcuydu, başına her türlü şey gelebilirdi, hazırdı buna, ama bütün yolcular gibi, gene de, her şeyin yolunda gitmesini, her şeyin ayağına gelmesini, için için beklemişti; gizli, kaçak, saklangan bir duyguydu bu. Deniz buralardan çekilmiş miydi bu yıllar içinde? Rastgele yürümeğe başladı, çantasını ardında bırakıp. Düşünmek de boştu, yük taşımak da. Bir tepeciğe tırmanıyordu şimdi, besbelli. Bir kumula. Torbasını da attı bu ara. Yoksa Sazandere, ya da başka neresiyse burası, gerçekte bir çöl müydü? Güldü. Ama inceden inceden bir tedirginlik de yayılıyordu yüreğinden karnına, kollarına doğru. Biraz daha yürüdü.
Ansızın, ayaklarının altında, çukurda, bir dizi pencere gördü, ışıl ışıl yanan. Oraya doğru indi. Pencereli duvarın köşesini dönünce bir kapı çıktı karşısına. Deniz yeşili bir dizi camın, içeriden gelen güçlü aydınlıkla çerçevesini çizdiği bir kapı. Elini yumdu, parmaklarının orta boğumlarıyla vurdu kapının ortasına. Elini daha kaldırmamıştı ki kapı açıldı.
Çok yaşlı bir adam duruyordu karşısında. Gülümsüyordu. Kendisini tanıyormuş gibi. "Buyurun," dedi titrek sesiyle, "buyurun, biz de merak etmeğe başlamıştık. Buyurun şöyle ocağın başına..."
Adam, "Beklediğiniz birine benzettiniz beni," diyecek oldu, demedi; ansızın, ne denli üşümüş olduğunu farketmişti. Girdi, sevinçle yürüdü kapının karşısındaki ocağa doğru. "Yeriniz ne zamandır sizi bekliyor," diyordu ardından seken gevrek ses, "ne zamandır bekliyoruz sizi, ha bu yıl gelecek aramıza, ha önümüzdeki yıl diyerek..."
Adam ocağın karşısındaki boş yere oturdu, ayaklarını, ellerini yalım yalım yanan ateşe uzattı. Sağına soluna çevirdi sonra başını. İki yanında da kocamış yüzler, çökmüş göğüslere doğru sarkmış kar saçlı kafaların buruş buruş yüzleri, anlamsızca gülümsüyordu, emik avurtları, dişsiz ağızlarıyla; çukura kaçmış dalgın gözleri, adamın gözlerinin içine içine bakar gibiydi.


1968-1972


Bilge Karasu