2 Aralık 2010

anın tasarımı


*





Şimdi işte aynanın dibinde kendinin önünde gördüğün bukalemun bu kalen bu sözcüklerin dizge dışı dizimi bu kalemin yazdıkları karşılar tersinden algılanan dünyanın tasarımı.





.

22 Ekim 2010

aziz istanbul / beloved istanbul

.




















Beloved İstanbul-9'15" on soundcloud  https://soundcloud.com/scaramouch/beloved-istanbul



The “Beloved İstanbul” which Master Münir Nurettin Selçuk recites in his music is resisting time, faced with an irrevocable destruction and invasion. The Master’s delightful tunes seem to be the only permanent thing amid the chaotic atmosphere of a stroll from the Galata Bridge to the Tunnel in Beyoğlu.

Münir Nurettin Selçuk 
Born in İstanbul in 1901, he began composing in 1920. His first records, which bear a distinctive style that combine the old rendition of the classical Turkish music with a new conception, were released by the label His Master's Voice in 1928. He went to Paris in the same year for vocal training. Münir Nurettin Selçuk is the first Turkish music singer that has training in authentic voice techniques. His performance style which bears the traces of the 19th Century Italian opera singing was influenced by the “Bel Canto.” He introduced the tradition of solo concerts in the history of the classical Turkish music. He gave his first concert in 1930 upon his return from Paris in the venue which is the Dormen Theatre today. He evoked great interest and admiration. He wore black tie and tails in his concerts and remained standing while singing. He is also the first to use the tradition of singing solo, accompanied by a choir. He integrated the western influences of the opera, tango into his own unique rendition of the the classical Turkish music. He started to produce his major compositions after 1940-41. After he returned to İstanbul, he served as a member of the Executive Board of the İstanbul Municipal Conservatoire for more than thirty years. He contributed to the upbringing of many musicians from the young generations. He died on 27th April 1981.       

https://soundcloud.com/scaramouch/beloved-istanbul

19 Ağustos 2010

Oruç Aruoba'dan ağustos haiku

*















 *


k e d i l e r   ç ı l g ı n

g e l i p    s a l o n a   g i r m i ş

k i r i g i r i s u


*



18 Ağustos 2010

BİLGE KARASU- geceden geceye arabayı kaçıran adam

*







Günlerden deniz, sulardan salı,
Yürürden vatos, yüzerden kedi...

 "Uslu Kişilere Tekerlemeler"den

Adam, yıllardır, Sazandere'ye gideceğim, gidiyorum diye tutturmuş yaşardı. Biri mi gitmiş de övmüştü orayı, haritanın birinde mi görüp merak etmişti, yoksa resmi mi ilişmişti gözüne bir yerlerde, bilemiyordu. Tek bildiği, denize gitmeye her kalkışında, Sazandere'yi düşünerek yollara düştüğü, sonra da ya üşendiği, ya başka yerlere giden arkadaşlarına uyduğu, ya da yolun bozuluverdiği, arabaların işlemeyiverdiği bir sıraya rastladığı için, oraya bir türlü gidememiş olduğuydu.
Denize tutkundu kendini bileli. Kulaç atarken, kollarının suya saplanıp kaydığını, suyun yüzünde açar gibi olduğu yaranın tükenmez bir dirençle kapandığını gördükçe, gövdesinin, bacaklarının bu serin renkli peltenin içinde salınmasına baktıkça, dirimi bütün varlığıyla duyar, kavrardı. Denizsiz kalmamak için, gittiği kıyıdan çakıllar, kavkılar taşırdı evine Denizi bütün gözenekleriyle yeniden emebileceği günlerin gelmesini, çakıllara, kavkılara bakarak beklemişti, kışlar kışı. Yediği balıklarda yosunların, kıyıların kokusunu arar, ağaçlan hışırdatan yele, işlerken yürek atar gibi ses çıkaran makinelere kulak vererek bu seslerde, kıyıya çarpan dalgaları, denizin yüreğinin atışını bulmağa çabalardı.
Denizsiz bir kentte oturmağa karar vermekle deniz tutkunluğunun artacağını, sevdiği bir şeyden, insan hali, usanabileceği bir günün gelip çatması olasılığını ortadan kaldırabileceğini düşünmüş, bir çeşit kurnazlık etmişti sanki; kendi kendini aldatmağı gereksinirmiş gibi, bunu yapmanın boşluğunu anlamadan... Kocaman kocaman kavaklar vardı oturduğu bu kentte, sokaklarda, bahçelerde sıralanıp boy gösteren; ilkyazın gelmesiyle yeşerip yapraklanınca, hışıltılarını duyurunca, her ağaçtan daha çok, denizin dalgırlanışını, teknelerin salınışını anımsatırdı bunlar. Balık oluverirdi kavaklara bakarken, deniz olmanın, sandal olmanın arkasından; balığın kavağa çıkması deyimini eskitir, yok ederdi.
Kavaklar yapraklandıktan epey sonra da, bir kuş gelip ötmeğe başlardı gece yarısını geçe. Kısacık iki sesten, biri üst biri alt perdeden iki sesten oluşan ötüşünü saatlerce, kısa, eşit aralıklarla, yineler dururdu Bu muydu ishakkuşu dedikleri? Kestiremezdi bir türlü. Kentlilerin o saatte uyanık duranları, kuş seslerinden anlamaz olmuşlardı nedense. Kime sorar, kimden öğrenirdi bu işin doğrusunu Ama adını kesinlikle bilmeyedursun, kuşun sesi geldi mi, adam anlardı ki denize dönmenin çağı erişmiştir O zaman, içtiği sulara tuz ekmeğe başlardı düşünde, gövdesinin bütün uzunluklarını mersin balıklarına, bütün yuvarlaklıklarını denizanalarına dönüştürür, yosun ormanlarında dolanır, dalıverirdi palamut corumlarının içine. Sonra, bir sabah, uykusundan sıyrılıverir, denizin yolunu tutardı.
Kavaklar, kentin her yerinde bir daha yapraklanmıştı. Kuş bir daha ötmüştü Ama kuş da, yapraklar da, denizi kıpraştırmamıştı gönlünde bu yıl; ilk kez olan bir şeydi bu. Yılların verdiği alışkıyla, denize gitmesi gerektiğine inanıyordu gene de; denizden güzel bir şey düşünemiyor, denizde doğduğunu unutamıyordu hâlâ, onun için denize gidecekti.
Adam gönlündeki bu değişikliği farketti ama neye yoracağını bilemedi. Çok da deşmedi duygularını. Bir değişiklik sezdiğine göre, en iyisi, şu yıllardır gidemediği Sazandere'ye gerçekten gitmek olmaz mıydı?... Öyle de yapmıştı; kimseye haber vermeden yola çıkmış, önce kıyının bu büyük kentine gelmiş, otobüsten indiği gibi, Sazandere otobüslerinin kalktığı yeri sormuş, "karşıdaki garaj" diyen adamın sözüne uyarak garajın kapısından içeri, korkunç bir gürültünün, sağır edıici bir uğultunun içine atmıştı kendini.
Otobüs garajının kapısından geçerken gözlerini yummuştu. Yüksek bir kayadan denize dalarken, kendini boşluğa bırakmadan önce yaptığı gibi. Gözünü açmasıyla birlikte, gürültünün, uğultunun içinden sıyrılmak için, bir suyun yüzüne çıkmak istercesine, ayaklarının -itme, atma devinimine geçmek üzere- gerildiğini duydu. Yosunlarının dal dal, ağaç ağaç, gövdesine dolandığı çamurlu bir gölün suyu gibi her yanını saran, etine, kanına saldıran bu gürültünün çıkılacak bir yüzü, bir yüzeyi yoktu oysa. Bu ses gölünden, bataklığından kurtulmanın tek yolu, Sazandere'ye gidecek otobüsü bulmak, ona binerek, onun içine sığınarak onun kucağında buradan kopup yola düzülmek olacaktı.
Koca, kanlı canavar köpekbalıklarının karnına, başındaki çekmenle yapışıp, yüzgecini bile kımıldatmadan, köpekbalığı hızıyla deniz deniz gezen tembel balığı düşündü... Kavaklarda öten kuşun adını kesinlikle bilemiyordu ya, bu balığın adını hiç çıkaramıyordu. Rem’li, Remo'lu bir şeydi galiba...

gene pazar yerinden geçtiğini görüyordu 
bir yandan da 

Her yerinden çekiştiriyorlardı. Sazlı'ya, Görencik'e, Madrabaz'a, Kuyulu'ya, Arifköy'e, 
oraya, buraya, kalkıyordu arabalar, kalkacaktı, aceledelim, aceledelim...

ağır ağır yürüyordu sessizlik içinde 

Otobüste uyuklarken yarı anı yarı düş bir geçişe girişmişti denizsiz kentin kavaklarıyla çevrili bu pazar yerinden; bu gürültü kasırgasındauyanacağına daha mı uyuşuyordu ne?                                        

  pazar yerinin dışından bir yerden, 
filim çeker gibi durduğu bir yerden de,
pazar yerini boydan boya ağır ağır geçişini
    izliyordu kendi kendinin

Rastgele durdu gürültünün bir yerinde. Omuzlarına eller yapıştı iki yandan; sürücü yardımcıları, küçücük çocuklardı da ondan olacak, bacaklarına yapışıyordu. Gerdir'e, Baltepe'ye, Bodur'a, Sultaneşiği'ne, Kuşlar'a götürmek istiyorlardı onu. Sazandere'ye gide... diyememişti ki daha, koluna yapışanlar, bulaşmış çamur silkeler gibi atmışlardı onu öteye, gürültü gölünün daha uzaklarını göstererek. Soluğu darala darala, kalabalığı güçlükle yararak ilerlemeğe çabaladı adam. 

merdivenden inmişti pazar yerine.
Pazar günü dışında bir gün, 
pazar öncesi ile sonrası dışında,
malın yığıldığı önceki günle, 
pisliğin, süprüntünün kaldırıldığı 
sonraki günün dışında bir gün, 
haftanın ortasında bir gün, 
ıssız, tablasız, sergisiz,direksiz, dayaksız,
güneşliksiz pazar yerinin 
bir ucundan bir ucuna  

Orasına burasına yapışıp kendisini çekiştirenlerden kurtulmanın yolunu öğrenip öğrenmediğini sınayacaktı şimdi. Sazandere... demeğe kalmadı, garajın derinliklerine doğru, gittikçe artan uğultunun, sıcağın, yağ kokusunun içinde ilerlemekteydi gene. 

bir ucundan bir ucuna ağır ağır yürüyordu sessizlik içinde. 
Merdivenin tepesinden, sokağın oradan da, 
izliyordu kendi kendini. 
Yel esiyordu. Yağmur yağdıracak bir yel. 
Yerlerden kalkan toz çevrileri paçalarına, yenlerine, 
kulaklarına, saçlarına doluyordu. 
Malların sergilendiği, 
betonla çevrilmiş toprak setlere çıkıp iniyor,
ağır ağır yürüyordu pazarsız
pazar yerinin bir ucundan 

Ter kokusuyla yağ kokusunun en koyusunda, en sıcağında,
garajın en kuytu köşesini dolduran üç araba gösterdiler, söver gibi. 
Uzaktan da olsa görebilmişti hiç değilse Sazandere arabalarını; oraya doğruldu.

bir ucundan bir ucuna; 
yürüdüğünün bilincinde olduğu ölçüde de, 
kendi kendini ta ötelerden, 
pazar yerinin dışından, 
yukarıda kalan sokağın oradan,
makinasının gözüyle izlediğini görüyordu.
O ıssız genişliğin, 
o sessiz uzamın bir ucundan bir ucuna
geçen yalnız adamın filmini çekiyordu, 
pazar yerinin gerisindeki adam, 
yani kendi; 
pazar yerinin bir ucundan bir ucuna 

Gösterdikleri yere yaklaşırken üç otobüsten birinin, gürültünün doyurduğu kulaklarının sağırlığı içinde, sessiz bir filmdeymiş gibi, çıt çıkarmadan süzülüp gittiğini gördü. Koşmak istedi. Garajı dolduran adamların hepsi, geldi önünde durdu sanki. 

bir ucundan bir ucuna geçerken de, 
o sessiz ıssızlığın içinde, gençliğinde, 
bir arkadaşının onca severek söylediği bir türkü, 
ansızın, yolunu bulmuştu bilincine çıkmanın... 
Yel vurdukça denizlerine, denizleri dalgalı... 
Oysa öncesi vardı o türkünün, kavakların, 
Aksaray'ın kavaklarının gölgeli olduğunu söyleyen.
Pazar yerinin dört yanını çevreliyordu buradaki kavaklar.
Ulu, salınan, ırganan. 
Ortalarındaki uçsuz bucaksız pazar yerinin ıssızlığındaysa, 
yağmur yelinden başka dalgalanan bir şey yoktu; 
kendisi o geniş uzamın
bir ucundan bir ucuna 

Seslenmek istedi, işitemedi sesini, düşlerdeki gibi. Köşeye vardığında bir tek otobüs kalmıştı. Soluk soluğa sordu karşısına çıkan sürücüye, otobüsün kaçta kalkacağını. "Kalkmayacak bu," dedi sürücü, "bir yere gitmiyor ki..." Adam öfkesinden dondu, derin bir soluk aldı, yutkundu, sonra en dingin sesiyle sordu: "Demin burada üç otobüs vardı. Nereye gitti öbür ikisi?" Sürücü, bu soruya ne denli şaştığını yüzüyle, sesiyle göstere göstere, "Nereye gidecek?" dedi, "biri Gündüzlü'ye gitti, biri de Arifköy'e..."

pazar yerinin ıssızlığını verev bir çizgiyle 
bölerek bir uçtan bir uca yürür, 
yürüyen kendini pazar yerinin dışından, 
sokağın oradan, 
kat kat merceklerin keskin inceliğiyle gene kendi izlerken,
bu ölüm sessizliğinin içinde yürüyen adamın 
toz çevrileri arasında 
denizi usuna bile getirmediğini görüvermiş, 
bilivermişti. 
Ama sokağın oradan bakan adam olarak mı,
yoksa pazar yerinin bir ucundan bir ucuna

O gece Sazandere'ye artık otobüs kalkmayacaktı, öyle diyordu şimdi değnekçi. Bir an, ikircik içinde, kalakaldı. Başka bir otobüse biner, bildiği yerlerden birine gider, Sazandere'yi bir başka yaza bırakırdı. Her zamanki gibi. Ama vazgeçti sonra. Garajdan sokağa çıkınca arabaların, açık hava sinemalarının, şerbetçilerin, fındık fistıkçıların, insanların bu saatte büsbütün azgınlaşan Akdenizli gürüllüsü diken diken battı beynine. Yorgundu, uğultunun sağırlığı geçiyordu yavaş yavaş. Bir otel buldu kendine, yattı, uyudu.
Uyanırken hâlâ pazar yerinde yürüyordu. Ayınca, budalalığına sövmeğe başladı. Bir yandan pazar yeri düşü, bir yandan koşuşmanın şaşkınlığı, o gece sorması gerekeni sormamıştı. Sazandere'ye gider diye gösterdikleri otobüslerin hepsi başka yerlere gittiğine göre, Sazandere'ye otobüs kalkmış mıydı? Bu gece kalkacaksa nereden kalkacaktı? Kendisine yol gösterenler, ya bilmediklerinden, ya domuzluklarından, kendisini yanıltmışlardı. Bu gece ne olacaktı? Gündüz otobüs kalkıyor bile olsa, gitmeyecekti garaja. Burada denize girmek varken, güneşin altında kızacak otobüste kavrulmak alıklık olurdu. Telliye bindi, denize gitti. Akşama doğru dönüp karnını bir güzel doyurdu, garaja uğrayıp değnekçiyi buldu. Değnekçiye bakılırsa, Sazandere'ye yarımşar saat arayla üç otobüs kalkabilirdi; ilki hep kalkardı ya, yolcu çıkarsa, ikincisi, gene yolcu bulunursa, üçüncüsü... Adam saatini öğrendi, yeni yeni canlanan sokaklarda biraz dolandıktan sonra, ilk otobüsün kalkışından yarım saat önce geldi, gösterilen yerde beklemeğe başladı.
Bu gece gürültüye biraz alışmış olduğundan mı yoksa kulaklarını gönül gücüyle sağırlaştırdığından mı ne, garajın içinde değil de çok uzağında gibiydi. Sanki pazar yerindeydi gene… Deniz sanki yavaş yavaş kendisinden uzaklaşıyordu. Oysa buradaydı, denize gitmek için uğraşıyor, yaşamı boyunca göstermediği bir kararlılıkla, av bekler gibi bekliyordu otobüsü. Pazar yerindeki adamdı denizi unutan. Bunu, sokağın oradan bakan adam olarak mı, yoksa pazar yerinin 

bir ucundan bir ucuna yürüyen adam olarak mı biliyordu? 
Yolunun ucundaki ölümü düşünmüştü 
pazar yerinde yürüyen adam, 
ya da, onun öyle düşündüğünü,
filim çeken adam bilmişti. 
Niye pazar yerinin yaşadığı üç günün değil de,
bu ölü günün filmini çekiyorum makinemle?
diye düşünüyordu galiba sokağın oradaki, 
merdivenin başındaki.
Ama gene de yalnız o değildi bunları usundan geçiren, 
pazar yerinde yürüyen 
kendi de öyle geçirivermişti bunları içinden. 
Başını kaldırmış, 
filim çeken kendine bakmıyormuş gibi, 
ama sonunda ona bakacağını sanarak, 
kavaklara bir göz atmıştı.
O kuş bu kavaklara da gelir öterdi herhalde geceleri. 
Sonra filim çeken kendine bakmadan, 
gözlerini önünde giden ayaklarına dikmiş, 
yürümüştü gene. 
Yürüyor, kendi filmini çekiyordu yukarıdan. 
Pazar yerinin öbür ucuna vardığında 

Üç dört ayrı zamanı biribirine kattığının bilincine vardıkça usu büsbütün karışıyordu. Geldiği otobüs buralara yaklaşırken, yol yorgunluğundan olsa gerek, ımızgandığı yerde, pazar yerinde yürüyen adamla yukarıdan bu adamın filmini çeken adama bölünmüştü. Garajın gürültüsüne daldığında, bu geçiş yakasını bırakmamıştı. O sırada garajın içinde yürüyen adamla birlikte üç kişi olmuşlardı. Garajda yürüyen, pazardakilerin hem içinde hem dışındaydı, onları görüyordu sanki karşısında. Gece, düşünde, o tükenmek bilmeyen geçişi sürdürmüştü. Şimdi, hâlâ, pazardaki adamlarla uğraşıyordu. Bir düşün düşünün anısı içinde üçleştiği gibi dörtleşiyor, garajda duran kendine bakıyor, baktığının dışında… Bitmezdi bu. Aynalarda çoğalır gibi çoğalıyorum; yorgunluğa, öfkeye, üst üste yığılan tersliklere vermeli bunu, diye söyleniyor, avutmağa çalışıyordu kendini.
İrkildi. Beklediği yere, kıtıpiyoz bir araba gelmişti. Otobüsün artık kalkması gereken saatti bu. Her yanı dökülen, gerçek takaların güzelliğine inat, küçümseme dolu bir sesle "taka" diye nitelenen, yıllarca, iyili kötülü yol yeyip bitirmiş otobüslerden biriydi gelen. Sazandere'ye mi? diye sorduğunda, sürücüden belirsiz bir karşılık aldı, evet'e de, hayır'a da çekilebilecek çeşitten… Adam, artık alıştığı için, uğultunun içinde kendi sesini, sorusunu, açık seçik işitmişti. Sürücü, besbelli, yolcu denen aşağılık yaratık türüyle yüz göz olmayacak sürücülerdendi. Adam, biraz beklemeğe karar Verdi. Öncekinden daha kırık dökük bir otobüs eskisi yanaştı berikine. Adam bunun sürücüsüne yaklaştı, sorusunu sordu. Bu kez karşılık kesin bir "evet"e benziyordu. Bindi, pek çökmemiş, yayları dirice bir yer buldu, oturdu. Bacaklarını bile uzatabilecekti, yanına kimse oturmazsa… Pazar yeri gene gözünün önüne geldi.

pazar yerinin öbür ucuna varmış, 
alçak setten sokağa atlıyordu şimdi.
Yukarılarda, uzaklarda duran öbür adam, 
yani gene kendi, makinesini toplayıp gidiyordu. 
Issız pazar yerinden geçen adamın
filmi çekilmiş, bitmişti.
Makaralar kutuya girecekti 

Düşünün çöngülünden sıyrılıyordu… Yanıbaşında kopan bir tangırtıyla yerinden sıçradı. Uyuklamış mıydı gene? İlk gelen otobüs gidiyordu. Çantasını, torbasını toplayasıya, kendini dışarı atasıya, o soluk, yoluk nesne, kalabalığın içinden süzülüp gitmişti bile. Bindiği arabanın sürücüsünü göremedi. Oralarda duran birine sordu otobüsün nereye doğru yola çıktığını. "Soğukgöl'e gitti galiba." Soluk aldı adam, "bu araba ne zaman kalkacak?" diye sordu gene. "Bir yere gittiği yok, sürücüsü de yatağında uyuyordur şimdi. Demin çıktı yatmağa… Bu araba yarın sabah kalkar. Kazlar'ın arabası bu." Adam çılgın gibi koştu sağa sola, değnekçiyi buldu. Kendisinden başka herkes Sazandere arabalarının nereden kalktığını biliyor olsa gerekti. Ortada Sazandere otobüsünü arayan kimsecikler yoktu kendisinden başka. Oysa, imgelediği Sazandere gerçeklik dünyasında da varsa, birçok insanın oraya gitmesi, gitmekte olması gerekirdi. Çıkıştığı değnekçi, "Sazandere arabası kalkalı hanidir," diye karşılık verdi, "o köşeden kalkar zaten," derken garaj kapısının hemen yanını gösterdi. Onunla tartışmak işe yaramadı "Yanlış anlamışsın dediğimi," diyordu değnekçi. "Her gece Sazandere'ye tek bir araba kalkar, o da gitti." Apışıverdi adam. Ertesi gece gelecekti gene. Sazandere'ye gitmemeği düşünemezdi artık.
Gene denizde geçirdi ikinci günü. Akşamı, garaja gitti, ama değnekçiyi bulamadı. Sazandere otobüsünü, teker teker, her arabanın yanında durarak sordu. Gösterilen yerlere gitti, başka yerler gösterdiler. Kalabalığın içinde omuzunda torbası, elinde çantası, oradan oraya atılıyor, bineceği arabayı bulamıyordu. Her yere gidiyordu öbür arabalar, bildiği, bilmediği her yere. Nedense, Sazandere arabalarını bilenler azdı, ya da, bilir gözükenlerin verdiği bilgi sağlam çıkmıyordu. Yorgunluktan, durduğu yere çökecek hale gelmişti. Sazandere'ye giden otobüsü iki kez sorduğu yerin önünden geçerken bir daha sordu; "on dakika oluyor, buradan kalktı," dediler.
Ertesi gece otobüsü bir daha kaçırdı. Daha ertesi, daha ertesi gece de. Ancak, kovalamacada ustalaşıyordu, otobüsün artık kaçamayacağı, ister istemez kendisine yakalanacağı belli oluyordu. Gündüzleri denize gitmiyordu şimdi. Nasıl olsa Sazandere'ye varınca bütün gün denizden çıkmayacaktı. Uyuşukluk içinde yatıyordu akşamlara dek, karnını yalancıktan doyuruyor, kitap bile okumuyor, aldığı akşam gazetelerine göz gezdirmeği olsun üşeniyor, onları yatağının altına atıyordu. Denizi unutmanın, otobüsü kaçırmanın tedirginliğini atıp bir oyunu kurallarınca oynamanın keyfîni her akşam biraz daha çok duyarak gidiyordu garaja. Araba artık kaçamazdı. Nitekim öyle oldu Onaltıncı gece Sazandere otobüsünü, bir hayvanı köşeye kıstırır gibi kıstırdı.
Ama bir gece önce, bütün bu çabasını, otobüsü sonunda bulmuş olmanın utkusunu hiçe indiriveren, yok ediveren bir şey olmuştu. Değnekçi onu bir arabanın arkasına çekmişti ."Kardeş," demişti, "gecelerdir geliyorsun, görüyorum. Söylemesem olmayacak. Gerçekte, bu arabalar içinden sekiz tanesi, başka yere giderken, ya da gittikten sonra, Sazandere'ye uğrayabilir, uğrar da. Ancak, sapa yer olduğu için, gerekmedikçe oraya gitmek istemez sürücüler. Fazla para isterler, yolcuyla çekişirler, onu yan yolda indirmeğe kalkarlar. Oralılar zaten hep bir araya gelir, bir otobüse binerler, yola çıktıktan sonra sürücü artık nazlanamaz; ama senin gibi tek yolcuya kimsecikler "gideriz" demez, öyle bilesin bunu. Hani denk gelecek, başka yolcu olacak da... O zaman gidersin belki. Hem gidilecek yer bolluğuna kıran mı girdi?..." Bu sözler, adamın şu andaki bütün sevincini elinden alıyordu, ama ne çıkardı bundan?
Bu gece otobüsü eliyle koymuş gibi bulduğunda, yolcuların gelmiş olduğunu, arabanın hemen kalkacağını söylediler. Bindi. Pırl pırıl, yepyeni bir arabaydı bu. Yolcuların hepsi yerine oturmuş, kimi kıvrılmış uyuyor, kimi uyumağa hazırlanıyordu. Yerine oturmasıyla birlikte motor işledi, gürültünün içinden bir gemi yeğniliğiyle çıktılar. On dakika geçmeden, tek bir ışık damlası bile seçilmeyen kara yolunda gitgide artan bir hızla kayıyorlardı. Uğraşınca, hele hele isteyince, istemesini bilince, pekâlâ oluyormuş dedi adam içinden. Sonra tokat yemiş gibi aydı; bir gece önce değnekçinin söylediklerinden sonra bu düşünce, olsa olsa, güIünçtü, başka her şeyden beride...
Otobüsün ışıklarını çoktan söndürmüşlerdi. Horultular geliyordu her yandan. Kendi de uyuyuverirdi, yorgun varmazdı Sazandere'ye.
Uyandırdılar sonra. Ortalık hâlâ karanlıktı. Otobüs durmuştu Kulak verdi, uyku sersemliği içinde. Denizin sesi işitilmiyordu. "Ne var? diye sordu kendisini uyaran adama. Otobüs yolculukları boyunca motora bakan, gerekirse onaran, yolculara şişe şişe soğuk sular dağıtan, kolonya serpen, delikanlı uykusu durmadan bölündüğünden yüzü şiş, incelikle davranması gerektiğini bildiği halde incelik gömleği genç yontulmamışlığının sertliğine dar gelen sürücü yardımcılarından biriydi bu. "İneceğiniz yere geldik," diyordu. Üstelemedi adam, herkesin kendi işini iyi bilmesi gerektiği yollu iyimser bir güven duygusu içinde, indi; karanlıkta birileri bavulunu eline tutuşturdu. Otobüste kendisinden başka yolcu kalmamıştı zaten, inmiş gitmişti hepsi. Ayağını yere bastığını anlamağa daha vakit bulamadan, otobüsün yoğun bir toz kokusu içinde hızla, yeniliğinin bütün gücüyle uzaklaştığını duydu. Yapayalnızdı karanlığın içinde, besbelli. Adam bekledi Toz genzini yakmaz oldu. Kulak verdi. Denizin sesi gelmiyordu. Burnunu havaya dikti, tuz kokusu da yoktu. Kızmamasına şaştı, şaşmamasına şaştı. Torbasının askısını düzeltti, bir iki adım attı, ayakları kuma gömülür gibi oldu. Gibi değil, kuma gömülüyordu düpedüz. Çantasını yere bıraktı, eğildi; kumla kumu, deniz kumu değildi bu. Un gibi, incecik, bildiği deniz kumlarının hiçbirine benzemeyen bir kumdu. Katıksız sessizlikte, usuna pazar yeri geldi, geldiği gibi de çıktı gitti usundan. Buranın Sazandere olup olmadığını merak etmiyordu. Bu arı sessizlikte deniz, pek uzakta da olsa, işittirirdi kendini. Ses gelmiyordu, deniz yeli gelmiyordu; adam buna da üzülmedi. Hiçbir şey bilmese, yanlış arabaya binmediğini biliyordu. Kaldı ki o sürücü yardımcısına nerede ineceğini daha otobüs binip yerleşirken birkaç kez söylemişti. Bir iki adım daha attı gömüle gömüle. Deniz de umurunda değildi şimdi, Sazandere de. Yalnız merak vardı içinde, yalnız şaşkınlık. Yolcuydu, başına her türlü şey gelebilirdi, hazırdı buna, ama bütün yolcular gibi, gene de, her şeyin yolunda gitmesini, her şeyin ayağına gelmesini, için için beklemişti; gizli, kaçak, saklangan bir duyguydu bu. Deniz buralardan çekilmiş miydi bu yıllar içinde? Rastgele yürümeğe başladı, çantasını ardında bırakıp. Düşünmek de boştu, yük taşımak da. Bir tepeciğe tırmanıyordu şimdi, besbelli. Bir kumula. Torbasını da attı bu ara. Yoksa Sazandere, ya da başka neresiyse burası, gerçekte bir çöl müydü? Güldü. Ama inceden inceden bir tedirginlik de yayılıyordu yüreğinden karnına, kollarına doğru. Biraz daha yürüdü.
Ansızın, ayaklarının altında, çukurda, bir dizi pencere gördü, ışıl ışıl yanan. Oraya doğru indi. Pencereli duvarın köşesini dönünce bir kapı çıktı karşısına. Deniz yeşili bir dizi camın, içeriden gelen güçlü aydınlıkla çerçevesini çizdiği bir kapı. Elini yumdu, parmaklarının orta boğumlarıyla vurdu kapının ortasına. Elini daha kaldırmamıştı ki kapı açıldı.
Çok yaşlı bir adam duruyordu karşısında. Gülümsüyordu. Kendisini tanıyormuş gibi. "Buyurun," dedi titrek sesiyle, "buyurun, biz de merak etmeğe başlamıştık. Buyurun şöyle ocağın başına..."
Adam, "Beklediğiniz birine benzettiniz beni," diyecek oldu, demedi; ansızın, ne denli üşümüş olduğunu farketmişti. Girdi, sevinçle yürüdü kapının karşısındaki ocağa doğru. "Yeriniz ne zamandır sizi bekliyor," diyordu ardından seken gevrek ses, "ne zamandır bekliyoruz sizi, ha bu yıl gelecek aramıza, ha önümüzdeki yıl diyerek..."
Adam ocağın karşısındaki boş yere oturdu, ayaklarını, ellerini yalım yalım yanan ateşe uzattı. Sağına soluna çevirdi sonra başını. İki yanında da kocamış yüzler, çökmüş göğüslere doğru sarkmış kar saçlı kafaların buruş buruş yüzleri, anlamsızca gülümsüyordu, emik avurtları, dişsiz ağızlarıyla; çukura kaçmış dalgın gözleri, adamın gözlerinin içine içine bakar gibiydi.


1968-1972


Bilge Karasu




5 Temmuz 2010

Füsun Akatlı

*




























Bir Usta daha...

21 Şubat 2010

değer

*







yitirmek, ulaşanın ulaşılan değerinin bilincidir.








*
21 şubat 2010

6 Ekim 2009

Bilge Karasu için - avından göz alan

.


.



.

“Sınır, öyleyse, yalnızca dilin içinde çizilebilecektir, ve sınırın ötesinde kalan da, düpedüz saçma olacaktır.” (Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus) 1






Bilge Karasu farkıyla, yaratıcısı (hem de tek sorumlusu) olduğu “Metin Okuma Yazma” derslerinin Hacettepe Felsefe Bölümü’nde verildiği yılların başlarıydı. Bir başka bölümün son sınıf öğrencisi olmakla, yaşamımda çok değerli –önemli de diyebilirim– olabilecek bir şeyleri, varoluşumun özüne dair bir şeyleri, sanki bir dönüm noktasını kaçırıyormuşum hissine kapıldım. Sınavlara girip yeniden kayıt oldum okula; bu kez kapısını çaldığım bölümde danışman hocam bütün bu “fark”ların kaynağı, yaratıcısıydı, kısaca Ustalar’ın Usta’sıydı. A priori bir bilgi miydi idealar dünyasından belirsizce ansıdığım, yoksa içime mi doğmuştu (!) bildiğim, fazladan okunacak yıllar, dersler değildi önümde duran çizelge. Beraber doldurduk; Mantık, Metin Okuma Yazma, Yabancı Dilde Felsefe Metinleri, ve diğerleri.
Bir kapıya çırak yazılmak, yetiştirilecek adam olarak seçilmek, ne bitimsiz, zor bir yolun başlangıcıdır. Gönülsüz olmaz. Üstelik, aslâ bir gün “Hadi artık sen oldun, yolun açık olsun,” denmeyeceğini bile bile. Bu girişin çıkışı yoktu, bölüm bir başlangıçtı yalnızca, sanki bunu da biliyordum, en azından sezinliyordum.
*
“Yedi satırda kibrit kutusu”: Önce çok kolaymış gibi göründü bunu yazmak. Metin Okuma Yazma dersinin ilk ödeviydi. Kibrit kutusu yazılacak; daha önce hayatında hiç kibrit görmemiş bir marslı’ya anlatır gibi, bütün özellikleri, biçimi, renkleri, malzemesi, dokusu, kokusu, etkisi, işlevi aktarılacak, marslı bu nesneyle ne yapılacağını, nasıl yapılacağını görür görmez kavrayacak. Ancak, yedi satır geçilmeyecek. Bütün bir gece sayfalarca karaladığımı; kağıtları olmadı, olmuyor diye buruşturup sinirle duvarlara attığımı anımsıyorum şimdi. “Taşırılık” ile “eksiklik-yetersizlik” kavramlarının sonuçları arasında dönüp duruyordum. Gerektiği kadarına ulaşmak; yetkinliğe, doygunluğa ermek, dengede kalmak kolay değildi. Sınırları bazen satırlar, bazen anlamlar, kimi zaman da yapısal kurgu belirliyordu. Bir sonraki derste, yedi satırlık ödevleri birlikte tek tek okuyup çözümlerken, nasıl bir kapıdan girdiğimi biraz kavrar gibi olup kızardım kendi kendime; “Dil bu karanlığın içinde yaşayabilirmiş gibi görünen tek şey olacak.” Üstelik, basit bir kibrit kutusundan söz ediyoruz!
*
Bir kutunun fotografını düzgün çekmek zor iştir. Lens ve film düzlemini birbirinden bağımsız olarak hareket ettirebileceğiniz türden bir kamera (teknik kamera) kullanmanız gerekir her şeyden önce. En azından iki ışık kaynağı, ya da bir yansıtıcıyla çeşitlendirilmiş aydınlatma düzeneği, biraz da (aslında epeyce) perspektif–alan derinliği üzerine geliştirilmiş teorilerin teknik uygulama bilgisi ve becerisi varsa dağarcığınızda, iş bir bakıma kolay demektir! Kutu üç boyutludur. Ya da şöyle diyelim: Kutu, üç boyutlu en yalın nesnedir. Şimdi, “Ne var canım bunda, alt tarafı bir kutu fotografı,” dediğinizi duyar gibi oluyorum, eğer profesyonel fotografçı değilseniz. Kutuyu karşınıza alıp çekmeğe kalktığınızda, işin aslında ne denli sorunlu ve karmaşık olduğunu fark edersiniz. Bakış açınıza göre (lensin görüş alanı içinde) bu üç boyutlu nesne yükseklik, genişlik ve derinlik unsurlarını ayrıt ve düzlemleriyle apaçık gösterir size. Sorunlardan ilki, bu yüzeylerde perspektif bozulma olduğunu fark etmenizle ortaya çıkar. Bir tarafı çarpılmış gibi görünür kutu, aslına hiç benzemez. Neden gözünüzle gördüğünüz gibi görmemektedir kamera? Bunun birden fazla açıklaması var: Lens açısı geniş ya da dardır; film düzleminiz ile lens düzleminiz olması gerektiği gibi durmamaktadır; ya da ikisi birden... Diyelim, uğraşıp insan gözüne en yakın açılı lensi bulup taktınız, film ve lens düzlemlerini de “Scheimpflug” kurallarına göre büktünüz. Pırıl pırıl bir kutu durur karşınızda. Perspektif kurallarına uygun, en yakın ve en uzak köşeleri de net olarak beliren bir imge. Bu, öteki -karşıt orantılı- sorundur; perspektif düzeltme yaptığınızda, filme düşen imgenin kimi kısımları netsiz olarak görünecektir, yani net olmayacaktır. Scheimpflug kuralları, bu iki sorunu aynı anda nasıl gidereceğinizin yolunu açıklar. Çünkü kuralları uygulamazsanız, sorunlardan birini giderdiğinizde diğer sorunun aynı oranda belirginleştiğini görürsünüz. “Zaten niye kutu fotografı çekelim ki durup dururken,” diyebilirsiniz belki. Peki, üç boyutlu olan kutu mu sadece? İçinde yaşayıp, belirli bir türden algılarla tanıyıp bildiğimiz bu evren, kartezyen bir evren değil mi sonuçta? Her şey üç boyutlu!
*
“Hayır” diyenler var; “her şey dört boyutlu.” Evet, “zaman” kavramına sıra gelemedi henüz.

*
Ben yine kutuya, perspektif ve netlik sorununa dönmek istiyorum. Optik biliminin, optik kurallarının içinde, ortaya çıkan bu türden (kendine dair) sorunlar karşısında geliştirilmiş çözüm teorilerinden biridir; “Scheimpflug kuralları,” adını aldığı Avusturya deniz kuvvetlerinden Kaptan Theodor Scheimpflug’un askeri amaçlı hava fotograflarında ortaya çıkan perspektif ve netlik bozulma sorununa getirdiği çözümler dizgesidir. Kaptan’ın kutularla bir ilgisi olmamasına karşın, optik evrende genel geçer bir dizge...
*
Kutuların içinden başka kutuların, onların da içinden başka başka kutuların çıktığı bir evren mi var, matruşka evreni gibi, diye soracak olsam, “Bu yazı nereye gidiyor, nereye varacak?” diye sorulmaz mı? Yazıyı yazdıran sorular, o kapıdan yıllar önce girmemle başladı derim ben de.
*
Kutuları çözdükçe kutular çıktı karşıma. Dilin içindeki kutuların varlığı, Usta’nın sonraki derslerinde dikkatimizi çektiği yazım tekniklerinde belirginleşti. Anlatım katmanlarıydı bunlar, birinin altından diğeri çıkıyordu. Birbirlerini örter, birbirleriyle örtüşürler gibiydi kimi zaman; bazen de hepsi aynı anda görünüverirdi. Okur, sanki bir perspektif bozulmayla karşı karşıya kalır, alan derinliği anlatının örgüsel dokusunda kaybolup gidebilirdi. Yazarın isteği öyle idiyse, adı hangi kaptandan gelirse gelsin, hiçbir kural dizgesi düzeltemez görüş algınızı. Belli ki, yazar öyle kurmuştur evrenini. Okur belki bu evreni kendi istediği gibi yeniden kuramaz, düzenleyemezse de, çözümleyebilir, anlamlandırmak için. Dilin iki ucundaki iki cambaz gibi, yazar ile okur bir dengeyi korur. Bunun için, yazarın da, okurun da çalışması, çaba göstermesi gerekir. Ayrı zaman ve mekânlarda varolmalarına karşın. Aynı zaman ve mekânda varolmamalarına karşın...
Okurun çözümlemesi, bir modern (symbolic) mantık problemindeki metodlarla yapılabilir: ”Mantık” -dar anlamda- geçerli çıkarımları geçersiz çıkarımlardan ayırt etme kurallarını saptamanın bilgisi/bilgi dalı olarak, belirsizlik, çokanlamlılık, kaypaklık sınırlarında sonda atar; doğru-yanlış, geçerli-geçersiz, doğru-geçerli, doğru-geçersiz, yanlış-geçerli, yanlış-geçersiz, tutarlı-tutarsız gibi çıkarımları, önerme öbekleri arasında bağ kurarak serimler. Bağdaşıklık, aykırılık, eşdeğerlik, çelişmezlik, özdeşlik vb saptamalarda kullanma kılavuzu olur. Dilin bildirme, belirtme, yaptırma, törensel, eylemsel, betimleme, değerlendirme, etkileme görevlerini tanımlar.
Ya da, bir vaşak içgüdüsüyle olsa da: Atladığınızda avınız pençelerinizdedir. Kimi zaman da av sizsinizdir.
Yazar yazdıklarını bitirmiş, evinde kahvesini yudumluyorken, siz yazdıklarının yayınlanmış biçimini okuyorsanız, dilin öteki ucundaki cambazsınızdır, ister istemez...
*
Fotograf sanatında -özellikle de siyah-beyaz çalışmalarda- Ansel Adams’ın geliştirdiği “Zone System”, nesneler üzerindeki ışığı ve tonları, daha çekim yapmadan önce ayrıntılarıyla incelemek ve son/uç imgenin nasıl olacağını kavrayıp, ona göre pozlama, banyo ve baskı işlemlerini belirlemek anlamına gelmektedir. Amaç, kusursuz bir negatif; dolayısıyla da, kusursuz bir baskı elde etmek, mümkün olabildiğince ayrıntıyı kayda geçirmektir.
Unutulmamalıdır ki, her nesne, yüzey, alan -yani fotografı çekilen kompozisyon- doğru pozlandığı ölçüde iyi sonuçlara ulaşılır; bütün incelikler film yüzeyine, oradan da baskıya geçirilebilir. Eksik veya fazla pozlandığı oranda da, ayrıntı kaybı olacak, ortaya başarısız-yetersiz sonuçlar çıkacaktır.

Bunu isterseniz şöyle bir örnekle düşünelim; homojen aydınlanmış ve Zone V’e isabet eden grilikte yüzeye sahip bir nesneden pozometrenizle (ışık ölçer) ölçüm aldınız; bu yüzeyde hiçbir gölge veya fazla ışıklanmış yer olmasın. Bütün alan homojen ışığa sahip ve yüzey orta griyi gösteriyor olsun. Zone V’e isabet eden (%18 gri) bu yüzeyi pozometreniz doğru saptayacaktır ve oldukça iyi bir negatif elde edecek, negatifinizde yüzeydeki bütün detayları görebileceksiniz. Ancak, iki stop eksik veya fazla pozladığınızda bu kadar iyi bir negatif elde etmeniz olanaksızlaşır. Banyo sırasında veya karta aktarma (baskı) sırasında ne kadar hünerli olursanız olun, negatifin duyarkatına aktarılmamış olan bu ayrıntıları baskıda elde etmeniz olanaklı değildir.

Zone System’in uygulanmasının temel amacı, fotografçının çekim öncesi, fotografını çekmeyi düşündüğü kompozisyonun her noktasındaki ışığı, ayrıntıları, tonları kendi imgeleminde şekillendirmesini veya buradan elde etmek istediği sonuçları önceden zihninde oluşturarak, koşulları kendi istemleri doğrultusunda biçimlendirebilme olanaklarını sağlamaktır.

Bu öngörü ve saptamayı başarılı bir şekilde yapabilen bir fotografçı için, deklanşöre basmadan önce, kullandığı filmin hızının saptanması, bu doğrultuda filmin doğru pozlanması ile aynı filmin doğru banyo edilmesi, aynı lensleri, kısaca aynı gereçleri kullanması; bu gereçlerin kullanım testlerini önceden yapıp, tepkilerini kestirebilmesi, önemlidir.











Buna göre ;

0 Zone 0..........Tam Siyah (Tam yanmış bir fotograf kartının siyahı)

5 Zone V..........Orta Gri (%18 yansıtma standardına göre üretilen Gri Kart’ın grisi)

10 Zone X..........Tam Beyaz (Hiç pozlanmamış yarı mat bir fotograf kartının beyazı)




Yukarıda gösterilen çizelgedeki her “zone” ile yanındaki “zone” arasında (örneğin; Zone II ile Zone III arası) bir stop pozlama farkı vardır. Diğer bir deyişle, Zone II’ye karşılık gelen pozlamadan bir stop fazla pozlamak, fotografı çekilen alanı Zone III’e taşımak demektir.

Ancak bütün bunlar kadar önemli bir başka bilgi de, çekim aşamasında çekim konusu kompozisyon veya alanın farklı noktalarındaki ışığı gözlerinizle iyi saptamanız ve bu her bir (ayrı aydınlanmış) alanın hangi Zone’a karşılık geleceğini kestirmeniz, bilmenizdir.

*
Hayır, size söz vermeliyim; bu metin, daldan dala atlayan, farklı disiplinler arasında cirit atan, lafı gereksiz yere şişirip dolandıran bir yol tutmamalı. Hele ki, ustalar ustası Bilge Karasu’ya göndermelerle kurulacaksa.

*

Buraya kadar, fotograf sanatında önemli yer tutan (ve birbirini tamamlayan) iki ayrı kurallar dizgesinden söz ettim kısaca. Çünkü, bu görsel teknik uygulamaların Karasu’nun birçok metninde, yazın teknikleriyle harmanlandığını, kurduğu anlatım dilinin temel unsurları haline getirdiğini, bununla da yetinmeyip, tek “an,” tek fotograftan ardışıklığa, süreğenliğe, yani zaman boyutu içinde de var olan bir çeşit yazınsal sinematografi estetiğine ulaştığını düşünüyor olmamdır.
Önünde ve arkasında, zamanın akışı duran bir kapı , tek an, o an içinde dondurulmuş, filme, kağıda aktarılmış bir kare, bazen belirli bir zaman diliminin içinde anlatılabileceklerden daha çok şey anlatabilir, daha anlam yüklü, daha ‘değerli’ olabilir. Demek istediğimi bir Cartier-Bresson fotografına bakarken –apaçık– görmek işten değil. Çünkü bu çapta ustalar, görsel tekniklerdeki yetkinliklerinin de ötesinde, (şimdiye kadar kurduğum disiplinlerarası etkileşimin yönünü değiştirin) handiyse yazınsal, şiirsel denebilecek bir üslubun estetiğini yapıtlarında belirginleştirebilmişlerdir. Aslında, görsel sanatlar ve özellikle de sinemada, başarılı olan ustaların sırrı da buradadır. Çoğunlukla, işleyiş bu yöndedir. Yazın ile sinema arasında yapılan kaba uyarlamalardan söz etmediğimi belirtmeme bilmem gerek var mı? Bu türden uyarlamalar, içinizde hazımsızlık sancılarına benzer sıkıntılar uyandırmaktan öteye geçmez. Okuduğunuz güzelim romanın hiçbir inceliğini, farklı zone’larındaki hiçbir ayrıntıyı, alan derinliğini, ya da (düpedüz) özü bulamayıp, harcadığınız zamana acır, kendinizi sinemadan sokaklara atarsınız.


*
Yine de, sözü bir biçimde ‘zaman’ kavramına getirmeliyim. Her bir kutunun iç zamanını, anlatıcı zamanlarını, ışığın zamanlarını, tek bir karenin, kapının önünde ve ardında açılan zamanı, edimlerin eylemlerin zamanını, katmanları oluşturan, katmanlar arasında oluşan, kurgunun, yapının zamanını, kesilip donan, yinelenen, belirsizleşerek yenilenen zamanı.

*


İm-imleyen-imlenen bağıntısı, dil yapısının taşları arasındaki harcıdır. Herhangi bir bildirişime bağlamında en az üç etken işe karışır: 1-Kullananlar; 2-İmler (yani herhangi bir niyetin / anlamın iletilmesi için baş vurulan fiziksel nesne veya olaylar); 3-İmlerin dil-dışı karşılıkları veya gösterdikleri nesneler.












Bu basit şemaya göre (1)kullanan, (2)im aracılığıyla (3)dil-dışı karşılığı dile getirir. Yalnız, bir bildirişme’den söz edilebilmesi için, en az iki kullananın olması gerekir. Buna göre, bu şemayı şöyle genişletmemiz gerekecektir:











Birinci üçgende kullanan (canlı), imi gönderen “verici,” ikinci üçgendeyse imi alan “alıcı” durumundadır. Kullananın herhangi bir imi iletebilmesi için, imin hangi (dil-dışı) nesnenin karşılığı olduğunu bilmesi, bir başka deyişle, herhangi bir nesne karşısında hangi dilsel tepkide bulunmak gerektiğini öğrenmiş olması, alıcının ise aldığı imin verici tarafından neye karşılık olarak veya hangi amaçla kullanılmış olduğunu anlaması gerekir. İmbilim (semiotik), her türlü dilsel im dizgesinin yapısını ve işleyişini inceleyen bir bilim dalı olarak gelişimini üç ana dalda sürdürür: söz-dizimi bilgisi (sentaks), anlam-bilgisi (semantik) ve kullanan-bilgisi/edimbilim (pragmatik). Nesnesi dilin kendisi olan imbilim aynı zamanda bir üst-dildir. İmbilimin bildirişmeyi kuran unsurları çözümlemeye çalışması kadar, bildirişmeyi aksatan etkenleri de saptaması görev alanıdır:
a-Çokanlamlılık
1-Sözdizimsel Çokanlamlılık
2-Anlambilimsel Çokanlamlılık
*Tekil terimlerin Çokanlamlılığı
*Genel terimlerin Çokanlamlılığı
*Önerme eklemlerinin Çokanlamlılığı
3-Edimbilimsel Çokanlamlılık ve / veya Kaypaklık

b-Belirsizlik
1-Anlambilimsel Belirsizlik
*Tekil terimlerin Belirsizliği
*Genel terimlerin Belirsizliği
2-Edimsel Belirsizlik

Bu şemaya diğer yandan koşut işleyen;
Anlama-Tanımlama
Adlandırma-Uygulama > bir anlam / imlem bağıntısıdır.4
Bu noktada duruyorum.
Niyetim, dilbilimcilerin daha konuya girerken ortaya koydukları bu bilgileri kabaca yeniden ortaya yığmak değil; bu temel işleyişin görsel evrende de genel-geçer olduğuna gelmek. Fotograftaki ışık ve duyarkat (analog ya da sayısal) etkileşiminden doğan kayıt unsurlarından başlayarak kurulan dil dizgesinde olduğu gibi. Görsel dildeki teknik karşılığı ne olursa olsun, im işlerliği dili kurar. İster bir eski uygarlıktan kalan tabletteki çivi izi, ister trafik lambasındaki kırmızı, ister bir fotografın içinde çakılı duran leke, ya da bir metni oluşturan sözcüklerden yalın bir sözcük. Dilin içindeki moleküller gibi, dilin elementleri gibi. Braille ile yazılmış Urduca bir sözcüğün, okyanusta süzülen bir yunusun çığlığıyla ‘aynı türden’ olmasa da, aynı şey olduğunu söylüyorum. Belirli türden bir ‘anlam’ın yüklendiği ve alıcısına gönderildiği, yani imleyeni ve imleneni olması en temelde duruyor. Sanat dillerinde, teknik geçişliliğin daha özgürce kurulabiliyor olması da rastlantı değil; yine de bir ‘usta’ eli değmeli kuşkusuz.
Usta, Gece’nin başına koyduğu alıntılarla kendine “refleksiyon”u özetler; “İmin gücü, düşün gücüdür... ”5 “Kendini kuran bireyliğin devinimi ... gerçek dünyanın oluşumudur. ”6
Bilge Karasu’nun Gece romanı üzerine eleştirel bir deneme, “Gece’de kaybolan ‘ben’ ” başlıklı yazısında şöyle bir anıştırma kuruyor Bülent Yıldız: “Herhangi bir konuda önemli bir işlevi olan herhangi bir makine düşünelim. Ne amaçladıysa ona hizmet eden bir işlev. Örneğin bir kutu yaratma makinesi olsun bu. Söz konusu makinenin bütünü, salt olduğu biçimiyle düşündüğümüzde, yapısal olarak kendi içinde işlevsel bir bağ taşımaz. Bütün içinde yapısal olarak tek tek parçalar bir önem taşır. Teknik olarak ise bu parçaların bir işlevi bulunmaz. Ama her bir parça bütün için olmazsa olmazdır. Tümü, ayrı ayrı da olsa, bütün de olsa teknik olarak makinedir ama hiçbir işlevselliği olmayan bir makinedir. Biz böyle bir makineden kutu üretmesini bekleyemeyiz. Yap-boz gibi örneğin. Parçalar söküm yerlerinden birleştirilmeye başlandığı anda, bir işlevden de söz etmeye başlamış olacağız. Bu bütünün oluşmaya başlamasıdır. Makine kutu üretmeye başlar. Edebi anlam, tek tek sözcüklerin birleşimiyle kollektivize olur. Söylem anlamı oluşturur, anlam söylemi destekler. Gece’de yapı ve söylem, söküm yerlerinden parçalara ayrılmış bir makineyi andırır. Tek tek söylemler bütünü oluşturmaz. Söküm yerlerinden birleştirilmiş makine gibi anlam üretmez. Birleştirilse de, parça olarak kalsa da Gece’de anlama yönelik bir vurgu yoktur. Modernin temsil ilişkisinin yok edilmesi denen öznenin yerinden edilmesi, söyleyişin de, anlamın da parçalandığının temelidir. Yazarı olmayan bir yazı pratiği olarak Bilge Karasu, kendi söylemi içerisinde bütünü ve anlamı, söküm yerlerinden parçalayarak yok etmiş, kendi dilini yaratmıştır. Ama herhangi bir gerçekliğin, bir yazarın dili değildir bu. Öznenin, yazım nesnesinin öznesi olmaktan çıktığı ve yazının (dilin) nesnesi olmaya başladığı bir durum olur. Yazı bir özne, yazar bir nesne olmaktadır. Söküm yerlerinden ayrıştırılmış parçaların özne, makinenin nesne olmasına benzemektedir. Böyle bir makinenin kutu üretmesi kadar anlam ve bütün üretir Gece. Öznenin yok olum süreci dilin, nesnesini temsil etme durumunu da yıkım sürecine sokmaktadır. Kullanılan dil gösterileni anlamamızın önünde engel oluyor. Gösterileni anlamamıza engel olan şey, gösterenin problem nesnesi olmasından başka bir şey değildir. Esasında problem, Bilge Karasu’nun tamamen kendi dilini konuşuyor olmasından kaynaklanıyor. Belki de bu, yazarın bir üst-dil yaratma uğraşı.”...”Bütünsel ve ilerleyen zamansal anlamın olmayışı, bölümlerarası anlam bütünlüğünün yok olumu, olayın nerede, ne zaman başlayıp, nasıl bittiği konusunda çıkarım yapmamıza engel oluyor.”...” Perspektifin tümden parçalanıyor oluşu, son ve başlangıcın yerinden ediliyor olması metni belirli bir bakış açısıyla anlamlandırma olanağını ortadan kaldırıyor.”7
Kutu üreten makine anıştırması, (içinde bir parça karışık ifadeler taşımakla birlikte) doğru, tutarlı sonuçlara ulaşmış. Kutulu -hoş bir rastlantı- olması da cabası! Mantık derslerinin notlarından aktardığım “Nesnesi dilin kendisi olan imbilim aynı zamanda bir üst-dildir.” tümcesi, “imin, düşün gücü”nün hangi alanda kurulacağının kanıtı gibi. Gece romanı üzerine çok şey söylenebilir: Karasu’nun her bir metni hem kendi içinde bir yenilik taşır, hem de “tipik” bir Karasu metni olarak ayırdedilme özelliğini yitirmez. Bu da “ustalık” payesini ne denli hak ettiğinin en yalın kanıtıdır. Bu biliniyor zaten. Benim burada yaklaşmak istediğim, bu ustalığın, hemen hemen tüm metinlerinde, düpedüz görsel (fotografik / sinematografik) denilebilecek tekniklerle gözler önüne serilmiş olması.
Başta, göreli perspektif algılama, alan derinliğine bağlı seçicilik, uzam-zaman kurgusunun çokkatlılığı (multi-exposure, yani birden fazla pozlama), zaman algısında esneklik / değişken görelilik (shutter speed, yani pozlama süresi), Zone System ilkeli sonuca giden tasarım, netlik / keskinlik ya da netsizlik / belirsizlik, gün ışığı akış denetimine bağlı olarak diyafram (aperture) ve Kelvin derecesi renk ısısı filtre dizgesi (color temperature, day-light adjusting / color balance) benzeri teknik unsurların yazı diline uygulanmaları geliyor hemen aklıma. Bildirişmeyi kuran ve hem de bildirişmeyi aksatan unsurları bir teknik kameranın ayar mekanizmaları gibi kullanır Karasu. Lens ve film düzlemini istediği gibi büker, filtre takımını kendi belirlediği ölçümlerle kullanır. Üstelik bu ayarlama sürecinin de uygulama filmini çeker, montajlar, gösterir bir yandan; üst-dil işler.
“...pazar yerinin dışından bir yerden, filim çeker gibi durduğu bir yerden de, pazar yerini boydan boya ağır ağır geçişini izliyordu kendi kendinin” “...bir ucundan bir ucuna ağır ağır yürüyordu sessizlik içinde. Merdivenin tepesinden, sokağın oradan da, izliyordu kendini...” “...bir ucundan bir ucuna; yürüdüğünün bilincinde olduğu ölçüde de, kendi kendini ta ötelerden, pazar yerinin dışından, yukarıda kalan sokağın oradan, makinesinin gözüyle izlediğini görüyordu. O ıssız genişliğin, o sessiz uzamın bir ucundan bir ucuna geçen yalnız adamın filmini çekiyordu, pazar yerinin gerisindeki adam, yani kendi; pazar yerinin bir ucundan bir ucuna...” “...filim çeken kendine bakmıyormuş gibi, ama sonunda ona bakacağını sanarak...” “...pazar yerinin öbür ucuna varmış, alçak setten sokağa atlıyordu şimdi. Yukarılarda, uzaklarda duran öbür adam, yani gene kendi, makinesini toplayıp gidiyordu. Issız pazar yerinden geçen adamın filmi çekilmiş, bitmişti. Makaralar kutuya girecekti.”8
“Güneşli, ılık, ilkyaz koktu kokacak bir kış günüyle, onun dört gün ardından gelecek tipili, kürtünlerin iki üç karışı bulduğu bir kış günü arasındaki ikircik... Masalımı bu günlerden hangisine yerleştireceğimi düşünüyorum.
Düşündüğüm bir şey daha var:
Sevmenin simgesel olarak da, gerçek olarak da yemekten başka bir anlama gelmediği...”9
Ava çıkan okurundan göz alır yazı.
“Bir arkadaşım, kitaba, ‘göz yazıları’ anlamına gelecek bir alt başlık bulmamı önerdi. Arkadaşım bu önerisinde haklı: Yazılar, özellikle görsel’e, görsel niteliğe dayanıyor, yaslanıyor. Yola çıkış noktaları, gerçek ya da kurmaca resimler, iki anlamıyla, ‘görüntü’ler... Gene de, alt başlık konmayacak bu kitaba.”10
Bu noktada, Karasu metinlerinde kimi zaman öne çıkan temel bir diğer niteliğin de ‘ses’ olabildiğini belirmeliyim. ‘Ses’ diyorum kabaca ama, aynı bir sinema filminin efektleri, foley’si, ambiance’ı, diyalogları, anlatıcısı ve müziğiyle birlikte tasarımlanmış final mix’ini kastediyorum. Görüntüyle senkronize giden bir diğer algı düzlemi. Yine de ‘görüntü’nün hiç kesilmediğini, gözün kulakla işbirliği yapmasının alt yapısının verildiğini söyleyebilirim. “Kısmet Büfesi, Ya Da Çeken (Küçülen) Bir Kadın Üzerine Metin”de ses kayıtlarının (!) düzeni üstüne bile notlar verilir okura:
“(Bundan sonrasını, gerçekten, tasarladığım gibi aktarmak için, şöyle bir yönteme başvurabilirdim: Sayfayı, boyuna, üçe böler, birinci kanat üst-konuşmayı, ikincisi alt-konuşmayı, üçüncüsü ise, Ferdane Hanımın iç-konuşmasını aktaracaktır, derdim.”... “Şöyle bir benzetme yapabiliriz: Ses kaydedilmiş üç şeridi aynı anda dinleyecek olsanız, şeritlerden biri ya da öbüründeki boşluklar, dolu şerit ya da şeritlerden gelen seslerin seçilmesini biraz kolaylaştıracaktır ama üç şeritten birden ses geldiği zaman söylenenlerin anlaşılması çok güçleşecektir.)”11

Ya da kimi zaman, “Çeşitlemeli Korku, Beş Ses İçin Metin”12 de olduğu gibi, metin çok sesli bir deneysel müzik notasyonu formuna bürünür. Bu partisyon TRT stüdyolarında seslendirilmiştir de. Bilge Karasu’nun küçük yaşlarından itibaren, aynı zamanda iyi bir piyanist olarak yetiştiğini unutmayalım. Radyo için yazılmış, seslendirme metinleri vardır: “Sevilmek”, 13 “Kerem İle Kediler,”14 “Peter Pan” çevirisini de radyo için oyunlaştırmıştır.15
*
Dil kullanımını bir tarafa bırakıp, yalnızca anlamsal bağlantıları kurcalayabilsek eğer, nesnelerin kendisinden çok, imgelerini sevdiği ortaya çıkar. Yazıya dökmeden önce, nesnelerin imgelerinden başka şeyler olmadığını bildiği hâlde. Bilme eylemi yazıya koşut gelişir. Yazar, yazdıkça bilir, bilgeleşir. Ya da
*

İmbilimin gelişmesi üzerine (1950’li yıllardan başlayarak) en çok çaba gösteren, kitaplar yayınlayan, sonraları Collège de France’da bu konuda dersler veren felsefeci, yazar Roland Barthes’ın ölümünden kısa bir süre önce yayınladığı Camera Lucida, Fotograf Üzerine Düşünceler adlı çalışması, belki de şimdiye kadar kurmaya çalıştığım bağlantıların özüne, çıkış noktalarına, kaynağına dair yazılmış en yetkin eserdir. (Karasu’nun da hemen hemen aynı yıllarda verdiği -bu alanları da içeren- derslerinden söz etmiştim; bu derslerde “semiotic”in Türkçe karşılığı olarak yaygınca kullanılan “göstergebilim” yerine “imbilim”i kullanmayı yeğlerdi.)

Değerli fotografçı dostum Reha Akçakaya’nın Camera Lucida çevirisine bakarak devam etmek istiyorum:
“En azından ilk anda ‘çalışma’ anlamında değilse de, bir şeye uygulama, insan için bir tat, genel, hevesli, ama tabii ki özel keskinliği olmayan bir tür kendini verme anlamına gelir studium. Politik tanıklık olarak da alsam, nefis tarihsel sahneler olarak keyfini de çıkarsam, bu kadar çok fotografla ilgilenmem ancak studium yoluyla olur; çünkü biçimlere, yüzlere, hareketlere, mekânlara ve eylemlere kültürel olarak (bu çağrışım studium’da vardır) katılırım.
İkinci öge studium’u kırar (ya da deler). Bu kez onu arayıp bulan (studium alanını egemen bilincimle incelediğim gibi) ben değilimdir. Bu öge sahneden yükselir, bir ok gibi dışarı fırlar, ve bana saplanır. Bu yarayı, bu diken batmasını, sivri uçlu bir aletle yapılan bu izi anlatan Latince bir sözcük var; bu sözcük benim durumuma daha iyi uyuyor, çünkü hem bu sözcük delme kavramına gönderme yapıyor, hem de sözünü ettiğim fotograflar arasında delinmiş, hatta bu hassas uçlarla delik deşik olmuşlar; bu izler, bu yaralar, kesinlikle birer noktadır. O halde studium’u bozacak olan bu ikinci ögeye punctum demeliyim; çünkü punctum aynı zamanda ısırık, benek, kesik, küçük deliktir –ve aynı zamanda zarın her bir atışıdır. Bir fotografın punctum’u beni delen (ama aynı zamanda beni bereleyen, bana acı veren) o kazadır.”
“Punctum birçok zaman bir ‘ayrıntı’ yani bir nesne parçasıdır. Bu yüzden punctum’a örnekler vermek bir bakıma kendimi teslim etmek demektir.”
“Oysa punctum ahlak ya da güzel tat aramaz; punctum uygunsuz da olabilir.”
“Görüntü için gerekli koşul görmedir, demiş Janouch Kafka’ya; Kafka da gülümseyerek yanıtlamış: Biz nesneleri aklımızdan çıkarmak için fotograflarız.”
“O’nun hakkında düş görürüm, ama O’nun düşünü görmem. Ve aynı düşteki gibi, fotografla karşı karşıya gelince de aynı çaba, aynı Sysiphos işi; öze ulaşmak için tırmanmak, onu göremeden aşağıya inmek ve her şeye baştan başlamak.”
“Fotograf, tam anlamıyla göndergenin fışkırmasıdır. Oradaki gerçek bir bedenden çıkan ışınım en sonunda burada olan bana değer; aktarımın süresi önemsizdir; yitik varlığın fotografı, bir yıldızın geciken ışınları gibi bana dokunur”
“Öyle görünüyor ki ‘fotograf’a Latincede ‘imago lucis opera expressa’ denebilirdi; yani ışığın etkisiyle açığa çıkan, ‘özü çıkarılan’, ‘asılan’, ‘dışa çıkan’ (limonun suyu gibi) görüntü.”
“Fotografı teknik kökeni nedeniyle bir karanlık geçit (camera obscura) kavramıyla bir tutmak yanlıştır. Aslında fotografa camera lucida dememiz gerekir (bu, fotograftan önce kullanılan ve bir göz modelde, bir göz kâğıtta, nesnenin resminin çizilmesine olanak sağlayan bir aygıtın adıdır); çünkü gözün bakış açısından görüntünün özü, hiçbir içtenlik olmaksızın tümüyle dışarıda, ama yine de en içteki varlığın düşüncesinden daha ulaşılmaz ve gizemli olmaktır; göstergesiz, ama her olası anlamın derinliklerini çağırır biçimde...”
“Ah keşke şurada bir bakış, öznenin bakışı olsaydı, keşke fotograflardaki biri bana bakıyor olsaydı! Çünkü fotografta bu güç, tam gözünün içine bakma vardır...”16
Camera Lucida’dan yaptığım alıntıların arasına girmek içimden gelmedi. Alıntıları seçmek zaten yeterince bir ‘müdahale’ gibi durmuyor mu? “Elimden gelse, bütün yazdıklarını alıntılardım” demiş bir ünlü yazarımız Barthes için (zaten genelde yaptığı ya alıntılamak ya da önsöz yazmaktır bu yazarımızın); katılmamak elde değil.
Punctum kavramını salt fotografik bir alanla sınırlayan, yazınsal boyutta bunun mümkün olmadığını, olamayacağını savunan Barthes’a hiç Bilge Karasu okumamış –okuyamamış- olması nedeniyle hem katılıyor hem de itiraz ediyorum; çünkü Karasu metinlerinde (tam da Barthes’ın tarif ettiği gibi) beni punctum olarak delip geçen sayısız ayrıntı var. Bu ayrıntıların kullanımı da handiyse fotografik. İmbilimsel ve imlem bağıntılarının araçları, yazı yoluyla oluşturulmuş görsel unsurlar gibi durur okuyan gözün karşısında. Punctum’un sinemada da var olamadığı (çünkü akıp kaybolduğu) tezine de katılamıyorum. Hatta, müzikte de var olabildiğini söylemeliyim ama, bu ayrı bir çalışma konusu.
“O zaman farkettim ki, fotograf, delilik ve adını tam bilemediğim bir başka şey arasında bir tür bağ (ya da düğüm) vardı.”17
Ben de, sonunda lafı deliliğe getirip havada bırakan Barthes’a karşılık Karasu’dan son bir alıntıyla yazıyı burada bırakıyorum o halde:
“Bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?” 18

.


.


.
1.L. Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus. Çev. Oruç Aruoba (Almanca aslı ile), İstanbul: Bilim/Felsefe/Sanat Yayınları, 1985, s. 11.
2.B. Karasu, Gece. İstanbul: İletişim Yayınları. 1. Baskı, 1985, s. 17. (Metin 1975-1976’da yazılmıştır.)
3.W. F. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt.
4.B. Karasu, Mantık Ders Notları (Hacettepe Üniversitesi), 1982
5.J. Genet, Miracle de la Rose’dan alıntı. B. Karasu, Gece içinde. Çev. Bilge Karasu, s. 13.
6.G.W.F. Hegel, Die Bildung und ihr Reich der Wirklichkeit’dan alıntı. B. Karasu, Gece içinde. Çev. Oruç Aruoba, s. 13.
7.B. Yıldız, “Gece’de kaybolan ‘ben’,” Birikim, sayı 243, Temmuz 2009, s. 66-71
8.B. Karasu, “Geceden Geceye Arabayı Kaçıran Adam,” Göçmüş Kediler Bahçesi içinde. Ankara: Gece Yayınları, Düş Kitapları II. 1. Baskı. 1968-1972, s. 33, 34, 36,37, 38.
9.B. Karasu, “Avından El Alan,” Göçmüş Kediler Bahçesi içinde, s.13. (Metin, 1968-1977 yılları arasında yazılmıştır.)
10.B. Karasu, Kısmet Büfesi. İstanbul: Adam Yayıncılık,1982, s.7.
11.B. Karasu, “Kısmet Büfesi, ya da Çeken (Küçülen) Bir Kadın Üzerine Metin,” Kısmet Büfesi içinde, s. 119,120 (Metin 1973-1974’de yazılmıştır.)
12.B. Karasu, “Çeşitlemeli Korku (Beş Ses İçin Metin), Kısmet Büfesi içinde, s. 82. (Metin 1972-1974’de yazılmıştır.)
13.TRT Ankara Radyosu, 1970.
14.TRT Ankara Radyosu,1970.
15.TRT Ankara Radyosu, 1967.
16.R. Barthes, Camera Lucida: Fotograf Üzerine Düşünceler. Çev. Reha Akçakaya. İstanbul: Altıkırkbeş, 1992, (Metin ilk kez 1980’de Cahiers du Cinéma’da yayınlanmıştır: Gallimard, Seuil.)
17.R. Barthes, Camera Lucida, s.121.
18.B. Karasu, Gece, s. 232.








.

Antiphellos 2009

17 Ağustos 2009

28 Şubat 2009

7 Ocak 2009

~BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU~

.



˚ PERPETUUM MOBILE ˚ ®

~ 66 fasikül, resimli hayat bilgisi mecmuası ~


tekmili birden, tekmili tersden







*(devamı pek yakında, bayinizde...)

3 Ocak 2009

bir başka kirpi

çok ince bir yağmur. avlunun bahçesine kurusun diye astığım havluyu almak için dışarıya çıkıyordum. ışığı yakmağa gerek yoktu. buranın gecelerinde garip bir turunculuk vardır, önünüze yansır. bütün bütüne karanlığa hiç rastlanmaz. üç sekilik merdivenin ortasında eğik bir boru parçası gördüm. olacak iş değil. daha dikkatli bakınca, bunun bir hayvancık olduğuna karar verdim. tarla faresi diyesiydim ki, donmuş, kala kalmış bu yaratığın boz dikenlerini seçer oldu ışıksızlığa alışan gözlerim. arka ayakları alt basamakta, ön ayakları bir sonrakine dayalı, şu bildik ölü numarasını uygulayan bir kirpiydi bu. içimden katıla katıla gülmek geldi, ürkütmemek için uzağından geçip havlumu aldım. eve girerken, o hâlâ içi doldurulmuş kirpiyi oynuyordu. sabaha kadar başında beklesem, öylece kalmağa kararlı. hadi, hadi yutmuş olalım. kapımı kaparken usta’nın kirpisi geldi aklıma; hani şu çankaya yokuşunda gezintiye çıkmış kirpi. bir de, trafalgar meydanında dikenlerini bir adama törpületen f. kayacan’ın kirpisi tabii. şimdi oturup ne bir başka “korkusuz kirpi” öyküsü yazabilecek biri, ne de, çorbasını içecek bir italyan olmadığımdan, “ayrıcalığım” diyorum, bir parisien kirpinin gezintisine tanık olmaklığım. ancak, bu da övgüyü hak etmiş bir kirpi diyorum kendime. kendi kendime konuşmak kalır bana ya, hep yaptığım gibi.



(1986)

2 Ocak 2009

avant-garde çukurcuma

.


senin hancı olduğun doğru
benim yolcu
gir düş çukuruna
gecelerden cuma
mahler’den ölü çocuk ninnileri seç
merdivenlerden buzlu yokuşlara
akmayan şiirin içinden martı
martı gümüş
martı çığlık
çarşafların kesici kıvrımlarında soğuk terli
tenli bedenli
tek kişilik odalarda kanıksayamadımlar
sizin de bildiğiniz üzere
çoğalıyorlar
belgeselden köpekbalığı gibi
aramızda uyuyan kedinin
memnun ağız çizgisi



(1992)

30 Aralık 2008

28 Aralık 2008

26 Aralık 2008

25 Aralık 2008

hideaway

.


artık kokusunu daha iyi duyuyorum
dil, dudak kitli
sessizlik ayak sürer
zamanın ipliği geriye sarıyor, VW hızla suya
dalıyor
kabarcıklar
baby you can drive my car
yes I’m gonna be a star
au fil du temps, dön makara sar
kapılar kapıyorum birer birer
altı, altı
ip kopuyor
geçenek önümde ve arkamda
hangi kapının ardında sorulmuştu zampok eyin pi
kopar, kopar
çok sürmez kokusunu alıyorum
geçeneğin damarında akar
çarşafımda ılık ılık
saçıma, kirpiğime yapışır
gözlerde donar



1985

24 Aralık 2008

Ballad of the Skeletons














(fotograf ve tasarım: Yıldırım Arıcı)







BALLAD OF THE SKELETONS


Said the Presidential Skeleton
I won't sign the bill
Said the Speaker skeleton
Yes you will

Said the Representative Skeleton
I object
Said the Supreme Court skeleton
Whaddya expect

Said the Military skeleton
Buy Star Bombs
Said the Upperclass Skeleton
Starve unmarried moms

Said the Yahoo Skeleton
Stop dirty art
Said the Right Wing skeleton
Forget about your heart

Said the Gnostic Skeleton
The Human Form's divine
Said the Moral Majority skeleton
No it's not it's mine

Said the Buddha Skeleton
Compassion is wealth
Said the Corporate skeleton
It's bad for your health

Said the Old Christ skeleton
Care for the Poor
Said the Son of God skeleton
AIDS needs cure

Said the Homophobe skeleton
Gay folk suck
Said the Heritage Policy skeleton
Blacks're outa luck

Said the Macho skeleton
Women in their place
Said the Fundamentalist skeleton
Increase human race

Said the Right-to-Life skeleton
Foetus has a soul
Said Pro Choice skeleton
Shove it up your hole

Said the Downsized skeleton
Robots got my job
Said the Tough-on-Crime skeleton
Tear gas the mob

Said the Governor skeleton
Cut school lunch
Said the Mayor skeleton
Eat the budget crunch

Said the Neo Conservative skeleton
Homeless off the street!
Said the Free Market skeleton
Use 'em up for meat

Said the Think Tank skeleton
Free Market's the way
Said the Saving & Loan skeleton
Make the State pay

Said the Chrysler skeleton
Pay for you & me
Said the Nuke Power skeleton
& me & me & me

Said the Ecologic skeleton
Keep Skies blue
Said the Multinational skeleton
What's it worth to you?

Said the NAFTA skeleton
Get rich, Free Trade,
Said the Maquiladora skeleton
Sweat shops, low paid

Said the rich GATT skeleton
One world, high tech
Said the Underclass skeleton
Get it in the neck

Said the World Bank skeleton
Cut down your trees
Said the I.M.F. skeleton
Buy American cheese

Said the Underdeveloped skeleton
We want rice
Said Developed Nations' skeleton
Sell your bones for dice

Said the Ayatollah skeleton
Die writer die
Said Joe Stalin's skeleton
That's no lie

Said the Middle Kingdom skeleton
We swallowed Tibet
Said the Dalai Lama skeleton
Indigestion's whatcha get

Said the World Chorus skeleton
That's their fate
Said the U.S.A. skeleton
Gotta save Kuwait

Said the Petrochemical skeleton
Roar Bombers roar!
Said the Psychedelic skeleton
Smoke a dinosaur

Said Nancy's skeleton
Just say No
Said the Rasta skeleton
Blow Nancy Blow

Said Demagogue skeleton
Don't smoke Pot
Said Alcoholic skeleton
Let your liver rot

Said the Junkie skeleton
Can't we get a fix?
Said the Big Brother skeleton
Jail the dirty pricks

Said the Mirror skeleton
Hey good looking
Said the Electric Chair skeleton
Hey what's cooking?

Said the Talkshow skeleton
Fuck you in the face
Said the Family Values skeleton
My family values mace

Said the NY Times skeleton
That's not fit to print
Said the CIA skeleton
Cantcha take a hint?

Said the Network skeleton
Believe my lies
Said the Advertising skeleton
Don't get wise!

Said the Media skeleton
Believe you me
Said the Couch-potato skeleton
What me worry?

Said the TV skeleton
Eat sound bites
Said the Newscast skeleton
That's all Goodnight



Allen Ginsberg
İSKELETLERİN ŞARKISI


Başkanlık İskeleti dedi
Yasayı imzalamam
Sözcü İskeleti dedi
İmzalayacaksın

Temsilci İskeleti dedi
İtiraz ediyorum
Yüksek mahkeme iskeleti dedi
Ne bekliyordun ki

Ordu İskeleti dedi
Yıldız Bombaları satın alın
Kaymak Tabaka İskeleti dedi
Evlenmemiş anneler geberin açlıktan

Yahoo İskeleti dedi
Kirli sanatı durdurun
Sağ Kanat İskeleti dedi
Kendi yüreğini unut

Gnostik İskelet dedi
İnsan olmanındır yücelik
Ahlâki Çoğunluk İskeleti dedi
Hayır değil, benimdir

Buda İskeleti dedi
Merhamet zenginliktir
Şirket İskeleti dedi
Sağlığına zararlı

Eski Mesih İskeleti dedi
Fakirleri düşün
Tanrının Oğlu İskeleti dedi
AIDS'e çare gerek

Homofobi İskeleti dedi
Eşcinseller iğrenç
Kalıtım Politikaları İskeleti dedi
Siyahlarin şansı yok

Maço İskeleti dedi
Kadınlar köşelerine gitsin
Tutucu İskeleti dedi
İnsan ırkı çoğalsın

Yaşam Hakkı İskeleti dedi
Ceninin ruhu var
Seçim Hakkı İskeleti dedi
Bunu bir tarafına sok

İşsizin İskeleti dedi
Robotlar işimi aldı
Suça Karşı Şiddet İskeleti dedi
Mafyaya gözyaşı bombası at

Vali İskeleti dedi
Okul yemeğini kesin
Belediye İskeleti dedi
Bütçe kırıntılarını yeyin

Yeni Tutucu İskeleti dedi
Evsizler sokaktan silinsin!
Serbest Piyasa İskeleti dedi
Et yerine de kullanılabilir

Beyin Takımı İskeleti dedi
Serbest Piyasa doğru yoldur
Tasarruf ve Kredi İskeleti dedi
Devlet ödesin

Chrysler İskeleti dedi
Senin ve benim için öde
Nükleer Güç İskeleti dedi
ben ben ben

Ekolojik İskelet dedi
Gökyüzü mavi kalsın
Çokuluslu İskelet dedi
Senin için ne değeri var?

NAFTA İskeleti dedi (*)
Zenginleşin, Serbest Ekonomi
Maquilador İskeleti dedi (*)
Sweat Shop'lar, düşük ücret (*)

Zengin GATT iskeleti dedi (*)
Bir dünya, üst teknoloji
Alt Tabaka İskeleti dedi
İçinde boğul

Dünya Bankası İskeleti dedi
Ağaçlarınızı kesin
IMF İskeleti dedi
Amerikan peyniri alın

Az Gelişmiş İskeleti dedi
Biz Pirinç istiyoruz
Gelişmiş Ülkeler İskeleti dedi
Kemiklerinizi verin zar yapalım

Ayetullah İskeleti dedi
Öl yazar öl
Joe Stalin İskeleti dedi
Yalan da değil

Orta Krallık İskeleti dedi
Tibeti yuttuk
Dalai Lama İskeleti dedi
Miğdenize oturur

Dünya Korosu İskeleti dedi
Bu onların kaderi
ABD İskeleti dedi
Kuveyt kurtarılmalı

Petrokimya İskeleti dedi
Gürleyin bomba uçakları gürleyin!
Uyarıcı İskelet dedi
Çek bir dinazor

Nancy'nin İskeleti dedi
Sadece hayır de
Rasta İskeleti dedi
Em Nancy em

Laf Cambazı İskeleti dedi
Cıgaralık içmeyin
Alkolik İskeleti dedi
Bırak karaciğerin çürüsün

Canki İskeleti dedi
Bir doz alamaz mıyız?
Büyük Birader İskeleti dedi
Pis aşağılıkları içeri tıkın

Ayna İskeleti dedi
Merhaba yakışıklı
Elektrikli Sandalye İskeleti dedi
Selam, ne pişiyor?

Talk Show İskeleti dedi
Suratını s...
Aile İskeleti dedi
Benim  düsturum topuz

NY Times İskeleti dedi
Bu baskıya uygun değil
CIA İskeleti dedi
Bir ipucu bulamaz mısın? (*)

Network İskeleti dedi
Yalanlarıma inan
Reklamcı İskeleti dedi
Akıllanma!

Medya İskeleti dedi
Sen bana inan
Tv bağımlısı iskelet dedi
Niye dert edeyim?

Tv İskeleti dedi
Ses lokması ye
Haber Yayını İskeleti dedi
Hepsi bu, İyi geceler






*Saving & loan *NAFTA: North American Free Trade Agreement
*Meksika’da bulunan ve Amerikalı şirketlere ait üretim fabrikaları. Buralara çalışmak için gelen çiftçiler bazen saatte 55 cent kazanıyorlar. Sweat (ter) Shop, bunun gibi yerlere denir.
* GATT: gümrük tarifeleri ve ticaret genel anlaşması* General Agreement on Tariffs and Trade
*San Jose Mercury News’un, CIA’in kokain ticaretinde eli olduğunu duyurduktan sonra, büyük basın kuruluşları da böyle bir bilgileri olmadığını söyleyince, CIA’in “bir ipucu bulursan konuşursun” gibilerinden tavrına gönderme.
*Couch Potato: bütün gün kanapede TV seyreden kişi



(kaba çeviri; Yıldırım Arıcı)







Eski, yeni
Dünya düzeni
Şarkı hep aynı;
“İskeletlerin Baladı”
Bile bile lades!
Tutanları da ben s......





2001

23 Aralık 2008