12 Kasım 2008

EKSİK BİRŞEY Mİ VAR ?

Onat Kutlar için



Bugün günlerden ne fark eder? Ocak ayında olabiliriz, ya da yazdır. Eğer yazsa, dışarıda ay doğuyordur. Sofanın hışırtılı gölgeleri karanlık denizlere dalmıştır. Küçük kız uzun uzun yeni bir oyun düşünüyordur. Vişneçürüğü taraz, ayna, sonra kedi; şu gülünç kaplan...

Öğle.
Sıcak.
Şehir sokakları tozlu. Bozuk kaldırımlarda bir deli gördüm; iki eliyle alnına doğru tuttuğu öküz boynuzlarıyla bana doğru gülüyordu. Yanımdan tırıs tırıs geçip gitti. Saatin çarkları dönüp dönüp
İkindi.
Daha sıcak.
Külrengi, bozarık bir gökyüzü. İnsanlar iki büklüm. Sırtlarında çuval çuval yükleri, yanımdan geçip gidiyorlar. “Sıkıntı”’ diyor şair, düşlerini nereye koyacağını bilemeyenlerin şehri; sırtlarında taşıyorlar. Şehir ise onları hiç taşıyamamış gibi. Saatin yayları dönüp dönüp
Akşam.
Hâlâ sıcak.
Kuyruğu yoluk bir tekir yokuşaşağı topallıyor. Bezgin. Umutsuz. Acılı. O.K. yokuşun başındaki pastaneye giriyor. Havalandırması iyi buranın; içerisi serin. Köşede, kalabalıktan uzak bir cam kenarı masası tam ona göre. Koyu bir kahveyle limonlu soda söylüyor. Sık sık gelir buraya O.K. Şehrin göbeğinde, gürültüden yalıtılmış, rahat edilebilecek bir yer. İster gelip geçeni seyredersiniz, ister bir kitabın yarım kalmış kısmını okur bitirirsiniz, hem kahvesi de fena değildir. Sonra beklediğiniz dostunuz gelir, bir de pasta istersiniz... Geleniniz yoksa, varmış gibi yaparsınız. Sık sık saatinize bakar, yolları gözlersiniz. Sonunda beklemekten sıkılmış, garsona bir işaretle gideceğinizi, artık oynamak istemediğinizi anlatıverirsiniz. Saatin pimleri dönüp dönüp
O akşam kitabını çıkarmadı O.K. İçinde bir sıkıntı... Dostları gelecek gelmesine ama... Beklemek güç geliyor. Kimi zaman beklemek de bir amaç olur çıkar oysa. Sanki yaşamının azrak anlarını kristalleştirmişti de, şimdi onları sokak çocuklarının misketleriyle değiş tokuş etmenin sorumluluğunu taşır gibiydi. O çocuklar ki çoğu tiner içerler. Ceplerinde misket yerine plastik şişeler saklıdır. Belki de şehrin tüm sıkıntısı onun sırtında bugün. İsa gibi. Bütün yükü taşımaya gönül erdirmiş biri, bir adak, bir kurban.
Şehrin ana meydanı her akşam olduğu gibi kalabalık. iş çıkışı, trafiği ipleri karışmış bir kukla tiyatrosuna döndürüyor. İnsanlar aceleci, yorgun, bir an önce evlerine ulaşmağa çalışıyorlar. Süreğen tekdüzelik nefes almayı bile güçleştirir gibi. bir camın ardından baktığınızda bu akışı anlamsız bulmamak güçtür. Bakar düşünürsünüz; niye? Kutu kutu dünyalar birbirlerini görmeden, anlamadan geçerler. Kesişmeler mekaniktir. Uyur gezerler kentinde sessiz bir film çeviren yönetmen olduğunuzu kurabilirsiniz. Elleriniz kenetlenmiş, bu sahneyi yeniden, yeniden gözden geçirmektesiniz. Sonra seslerin nesneleşmiş bir uğultu meteoru gibi kafanıza çarpışını duyar, kendinizi oracıkta bir yere yerleştirirsiniz; onlardan biri, sadece biri.

* * *

Öğle.
Soğuk.
Şehir sokakları, çiğnene çiğnene çamurlaşmış karlarla kaplı. Bozuk kaldırımlar takır takır buz. Bir kömür çuvalına oturmuş kaymağa çalışan bir deli gördüm; çıplak ayakları mosmor kesmiş, elinde bir çift boynuz, bana doğru gülüyor. Saatin milleri dönüp dönüp
İkindi.
Daha soğuk.
Kurşun rengi, bozarık bir gökyüzü. İnsanlar iki büklüm. Paltoları ıslanıp ağırlaşmış. Şehir kaygan, şehir yıvışık çamur. “Sıkıntı Çiçekleri” diyor şair! Kötülük açacağı yeri bilirmiş; saatin bucurlarında dönüp dönüp
Akşam.
Çok soğuk.
Kuyruğunu bacaklarına kısmış bir uyuz köpek yokuş aşağı topallıyor. Bezgin, üşümüş, acılı. Yokuşun başındaki pastaneye giriyor O.K. İyi ısınan, temiz bir yer. Köşede, meydanı olduğu gibi gören masayı seçiyor. Buğulanmış camlardan dışarısını seyretmek O.K.’nın hoşuna gider. Hem bir kaç çeşit kahve yaparlar burada. Bu akşam şu sert italyan kahvesinden söylüyor cıgarasını yakıp... “Dünyanın en güzel kokusu” diye okumuştu bir kitapta, kahve hem içilir hem duyulur. Birazdan felsefeci dostu gelecek. Karşı yakadan bu saatte buraya gelmek hiç de kolay değildir. Saatin taşlarında pullar dönüp dönüp
Çantasından kitabını çıkarıp, kaldığı sayfayı zorlukla buluyor O.K. Elleri şişmiş gibi soğuktan. Sıcak kahve iyi geldi, içi ısındı ya, ya parmakları? Yok, olmuyor, içinde bir sıkıntı, okuyamıyor. Gözleri çirkin meydanda koşuşturan gri kalabalığa dalıyor. Simitçiler, memurlar, sekreterler, işsizler, cıgara satan çocuklar, kimsesiz çocuklar, acındırılan çocuklar, dilendirilen çocuklar, dövülen, itilen, harcanan dünyalar. Duyusuzlar evreninde, renksiz, donuk bir filmin ham çekimlerini birleştirmeğe çalışan gözler onunkiler. “Birşey ister misiniz efendim?” Film duruyor. Başını kaldırıp ona gülümseyen kıza bakıyor. Zorlukla yanıtlayabiliyor bu sevimliliği; “Evet, bir konyak lütfen.” Belki havası değişir, bu denli olumsuz görmez yaşamı. Olumsuz mu? Ne saçma! Kim demiş olumsuz. Hem olum da nereden çıktı? Kötü çevirilerden mi, bilisiz köşe yazarlarından mı, abuk sabuk bir söyleyişi yücelten berbat televiziyon kanallarından mı? Hadi! Hadi saat! Dön, Dön.

* * *

Diyelim ki saat, akşam sefalarının kahvaltı saatidir. Gerine gerine ekmek dilimlerine tereyağı, sonra da bal sürmektedirler. Koyu “pure arabica”larından kocaman bir yudum aldıklarında geriye dinelmiş bir mahmurluktan başka, geceye dair kaygı kırıntıları kalacaktır. Bunları da kahvaltının kırıntılarıyla birlikte masa örtüsünün içinde toparlayıp silkince “akşam”a başlanmış olur.
Ya da saat durmuştur. Çünkü gözün zor seçeceği çarklar yorgunluktan şişmiş, yayların, zembereklerin gücü tükenmiştir. Miller, pimler uzaya uzaya yerlerine sığamaz olmuş, işlevlerinin tekdüzeliğinden sıyrılıp çıkmışlardır.
Bir noktanın diğerine ardaşıklığına zaman diyorlar! Siz kalkın şimdi, bu iki noktayı plastik bir bombayla uçurun. Zemberekler boşalsın, akrepler, engerekler, en gereksiz vidalar, incikler, cıncıklar havaya karışsın... Şöyle bir silkinip dalgalanır zaman. İşte o zaman anlarsınız ki noktayla noktanın arasını açmak kolay iş değildir. Yine gece biter, yine martılar çığlık atar, yine fırınlar ekmek pişirir.
Bunları geçelim. Bu gece gecelerden ne fark eder. İnce bir aseton kokusu karanlığı seyreltmektedir. Mor bir kalem bulup kağıdı üç boyutlu bir uzam gibi terbiye etmekten kaçamıyorsanız bırakın kendinizi elinize, kaleminizin izine...

Öyle ya da böyle ne fark eder. Her değişim içinde bir eksiklik taşır.

Hadi, hadi, vişneçürüğü taraz, ayna; atla!

atla zaman...

(1995)

10 Kasım 2008

14 TEMMUZ

Yakında ayın katledileceğini imleyen bir gecenin gölgelerinde ürpererek yürüyorlar. Sessizce yürümeği severler. Okul yıllarından, kızgın yaz güneşinin batışından sonra bir kahve, bir cıgara içmek bahanesiyle gelen bir alışkanlık. Odalarda pek konuşmazlar. Satranç tahtasına gözleri, müziğe kulakları diker, sanki bir çivit denizinin dibini görmeğe çalışırlar.

Zaman, suyu durulaştıracağına bulandırıyor. Gözler kısıklaşır, kırışık alınlar ilerler. Oysa yürümeler bitmezmiş gibi.

Asmalı köşeyi dönünce yokuş yukarı kıvrılır. Birbirlerinin ayak seslerine uyumlanan solukları sıklaşıyor. Duvar diplerinden, bahçe çitlerine kıpır kıpır fosforlu gözlerin kerteriziyle buluyorlar kapıyı:
• 13 A •

Işığı ancak sızdıran perdeler, kedinin girip çıkması için aralanmış pencere, bakımsız, ne olduğu anlaşılmaz bitkilerle dolu bahçe, ziller... Göz göze gelip en alttakine basıyorlar, kısa bir bekleyişten sonra aşağıdan açılıyor anakapı. Loş sahanlıkta bir kat inip, kapı eşiğinden bakan siluete gülümsüyorlar

Kutsal tapınağın eşiğinden geçmek kolay değil. (Yağmur çiseleyip güneş açarsa, hele bir de coğrafya bilgisinden teneffüse çıkmışsanız, beyaz, fasulye biçimli yakanızın tek düğmesini açar var gücünüzle koşarsınız; gök kuşağının altından geçen oğlansa kız, kızsa oğlan olur diye...) Yedi rengin altından geçmek ne denli çocukça bir tansıksa, bu bodrum katının dairesine açılan kapının sövesi de o denli aşılmazmış gibi.

Siluet içeri çekiliyor, kapıdan geçiyorlar. Girişte ilk gördükleri elbise askılığına bağlanmış pembe bir uçan balon. Salon başındaki masanın bir yarısında üst üste konmuş kitaplardan oluşan bir Babil Kulesi var. Onlar diğer uca, ahşap koltuklara ilişiyorlar. B K’nın bir konuğu daha gelmiş, masada önceden hazır edilmiş bardaklara çay koyuyor. T’nin hiç eksik olmayan gülümseyişi soruyor; açık-koyu, şekerli-şekersiz? Koyu ve şekersiz tabi. Y aslında kahveyi çaya yeğlediğini geveliyor. B K ne çeşit kahve diye söze karışıp kokuları, tadları farklı üç ayrı kahveden birini seçmesini istiyor Y’den. Y, utanıp sıkılmakla birlikte, üçünü de deneyebileceğini söylüyor. S kendini tutamayıp gülmeğe başlıyor.

Böyle bir gecenin fırsatını yakalamışken kameranız boş durmamalı. Masa başındaki çay kahve sekansını bırakıp, salonun diğer ucuna doğru devinerek duvarlardaki tabloları, misafir koltuklarını, sehpanın üstündeki küllükleri çekmeli.

Özellikle şu çini kaplamalı, sehpaya oldukça aykırı düşen, melaminden yapılmış serigraf baskılı küllüğü makro görebilmelisiniz. Siyah beyaz resim dört adamı bir duvara yüzleri dönük, bacakların ayırmış olarak gösteriyor. Dördü de komik şapkalı ve uzun ceketli. Şapkalar farklı tarzlarda olmakla birlikte yüzyılın ilk yarısına uygun giysiler bunlar. Ne yaptıkları bir bakışta anlaşılıyor kuşkusuz. Eğer bir el kadra girip küllüğün arkasını çevirirse “Milano 1957” damgasını rahatça okursunuz.

Ha, bir de diğerlerinin yanında ufacık kalan T E’nin yağlı boya özportresi var. Sehpadan yükselip duvara pan yapın, ahşap çerçevesini ortalayıp zumlayın. Belki o zaman, yüzüne bir gülün gölgesinin düştüğünü görebilirsiniz



Görüntüyü, büyük koltuğun ortasında kuyruğunu gözlerine kapamış kedinin uykusu kapladığında, gırıltılara, salonun öbür ucundaki gülüşlerin çoğalarak karıştığını duyacaksınız. Çünkü biri, masanın etrafında oturanlardan biri, çaylar içilirken bir gece oyunu oynamayı önermiştir diğerlerine.

B K gözlüğünün üstünden mavi mavi bakıp ‘Nasıl bir oyunmuş bu?’ diye sormuştur. T, bir yudum aldıktan sonra açıklar; ‘Oyunun adı “Binbirgece”. Oyunculardan biri, bir film anlatır gibi, o an düşündüğü bir öyküye başlayacak,. sonra kaldığı yerden bir sonraki devam edecek. Herkesin üçer dakikalık süresi var. Sıra dönecek, ama öykünün dönüşü olmayacak. Eğer bitirebilirsek, üç turda öyküyü bağlamamız gerek.’

S ‘Zor iş, tutarlı bir anlatının çıktığı olmuş mu?’ diye sorunca, Y, ‘Anlatıcılar birbirlerini iyi takip ederlerse niye olmasın?’ diye açıklıyor görüşünü. B K kaşların çatıp ‘Bir yazarın, kağıdı kalemiyle yazdıkları bile bin bir güçlük taşırken, dört ayrı kişinin, dört ayrı kafanın, üstelik aralarında anlaşıp konuşmadan aynı anlatıyı sürdürüp, tutarlılıkla sonuçlandırmaları kolay mı yani?’ diye çıkışıyor. ‘İyi de,’ diyor T, ‘zaten oyun bu; Binbirgece.’

Y ‘Tamam hadi başlayalım.’ heyecanla bir gelincik yakıyor. Masanın etrafındaki dört kişi, salonda kendi kendine gezinen kamerayı unutup ışıkları karartıyorlar. ‘Peki, kim başlayacak?’ diye soruyor S ‘Ben ilk olmak istemem.’ Gözler Usta’ya dönüyor, sorunun canlı yanıtı tartışılmazmış gibi...

‘Bana niye bakıyorsunuz?’ diyor B K ‘Oyunu çıkaran başlasın.’

‘Olmaz.’ Diyor T, ‘ben başlarsam kurallara aykırı olur.’

‘Neden?’ diye soruyor.

T kesin bir tavırla ellerini masaya koyuyor; ‘Çünkü oyunu önceden oynamamış birinin başlaması gerekir.’

S ‘Öyle olsun ama senden başka deneyli yok aramızda.’ Y’nin omzunu çekiştirirken ‘Hadi, sen başlarsın’ diye savuşturuyor. Y’nin gözleri Usta’nınkileri arar gibi. Hadi! Hadi!

B K Maltepe paketinin üstüne taktığı metal kapakçığı çıt diye açıp, bir cıgara çekiyor incecik kemikli parmaklarıyla.

Kamera, kediyi uykusuyla başbaşa bırakmış, kendisine uzak görevler, zor çekimler düşeceğini anlamış gibi, geniş açıya geçip, masaya yönelmiştir. Sanki 60’ların uzun dalga Ankara Radyosundan, tok, pürüzsüz, güven veren bir ses, yeni bir “Arkası Yarın”a giriş yapmaktadır;

‘Milano’da bir terasdayız. Davetliler yemekten henüz kalkmış, akşam sefalarının açtığı köşeden şehir ışıkların seyrediyor, içkilerini yudumluyorlar.’

Konuşurken bile “ve” kullanmıyor diye düşünüyor Y, mantık dersi dışında...

‘Üç adam, terasın diğer ucunda, değirmi sehpanın etrafında, deri koltuklara gömülmüş, konyak içiyorlar. Ortadaki iri gövdeli (ne irisi, şişman azmanı) purosundan çektiği dumanı gıdığını çekerek üflerken, solundaki adama ‘Evet, evet, olabilir.’ diyor. Yüzünde sayısız tikle, çabuk çabuk konuşmaya devam ediyor beriki ‘Olmazsa olmaz! İstemediğim şeyi istemiyorum; buna cinayet karışmasın!’

Asık suratlı, altın çerçeveli gözlük takan üçüncü adam yerinden kalkıp, siyah gabardin ceketini iliklerken, sert bir devimle topuklarında dönüp ‘Siz bilirsiniz beyler’ diye tıslıyor, ‘buna zorunluyuz.’ konyakları tazelemek üzere gelen garson tartışmayı bıçakla kesiyor sanki... Evet ben de burada kesiyorum, kim devam ediyor?’

Kala kalıyoruz; usta oyunda cinayet mi istiyor? Üstelik Milano’da! Y mızıklanıyor ‘Ama olmaz ki, daha üç dakika dolmadı, ben buna nasıl devam ederim...’

* * *

Ben buna nasıl devam ederim.

Oysa kamera almış başını dolunayın altında süzülmekte. Şehir ışıkları yalazlanıyor aşağılarda. Ansızın pikeye geçip, bir parkın dev çınarlarına sürtercesine alçalıyor. Islak çim kokusu, turunç kokusu.

Erimiş gümüşte kayan kuğular. Bir tüy, bir telek.

Gece yosunlarıyla cilveleşen kızoğlankızın çıplak sırtı görünür gibi oluyor ara ara, sonra,

sonrası süt karanlık.

Ay, masal gibi, on dört parçaya bölünüp acuna dağılıyor.

Artık yengecin yürüme zamanıdır.

(1997)

8 Kasım 2008

BİR LAFONTAINE MASALI

Masal bu ya,
kurdun biri, ancak 18. yüzyıl tablolarında görülebilecek bir çınarın en manzaralı dalına tünemiş, çellosunu çalıyormuş…
Masal aslında kurt ile kuzunun masalı…! Ya da karga ile kurdun! Belki de karınca ile karganın,,, Kim bilir, köpek ile çekirgenin de olabilir… Her ne ise, kurt tünediği dalın yapraklarının (mevsime uygunluk göstermek için) birer birer dökülüşünü kendine tempo almış, çellosunu kimi zaman piçikatolarla, kimi zaman stakkatilerle renklendirerek konuştururken, şey gelmiş; ... karınca! Sormuş ulu uğacın köklerinden sorguçlarını kaldırıp;
-Hey kurt kardeş , güzel çalarsın da, söyle bana, tersinden okunduğunda da müzik olan nedir sence? Kurt bu beklenmedik soru üzerine dikelen tüylerini arşesiyle yatıştırmaya çalışırken, düşünmüş ne yanıt versem diye. Ama karınca yanıtı beklemeden bir taş daha atmış kuyuya;
-Müziğin yasa dışı olmasından söz edilecek mi bir gün? Ansiklopedilerden madde beğenebilecek misin bu sorulara?
-Orada öyle bütün bir yaz çellonu çaldın, hoşça vakit geçirip tembellik ettin, kara kış geliyor yiyeceğin falan da yok. Karnını notalarla mı doyuracaksın?
-Ansiklopedilerde yazmaz ama şunu söyleyebilirim ki, yapısı gereği has müzik yasa dışıdır zaten, çünkü kamusal değildir. Önce uyarılır, sonra bir yerlere kapatılır, ama o , bir fısıltı halinde bile olsa sesini duyurur. Ne de olsa tersinden okunduğunda da müziktir. Hem ben özgür bir kurdum, kış için yemeğim yok ama, müziğim ve hazır kartım var! Sen asıl köleliğinin üstüne bir düşün bana bu soruları sorana kadar; sen özgür müsün?
-Karıştırıyorsun kurt kardeş, ben özgürüm, ben karıncayım, senin dediğin köpektir köle olan. Bizim kendi netvörkümüz var zaten. Biz toplumsal olarak (buraya ikinci bir zaten) özgürüz.
-Karınca değil tilki bile olsan fark etmez. Beni lafa tutup, çellomu düşürtemezsin, müziğimi kesemezsin.
-Bunu bir meziyet diye abartma kurt kardeş, bir enstruman çalmak nedir ki, bir kereliğine kazanılan bir beceri… Oysa, bir kediye bakmak, bıkmadan usanmadan hergün, ama hergün onun gereksinimlerini karşılamak, dünyanın en zor işidir diyor Cortazar.
-Ben de çelloma bakıyorum, onun ve benim ruhumuzu cilalıyorum, kediyi ne yapayım?
-Peki ya korkuların yok mu yaşamına dair?
-Korkudan önce kaygı, önemli olan o. Kaygının nedeni belirsiz, müziğin de tınlama noktası budur; belirsizlik! Ayrıca siz toplumsal olarak nasıl özgür oluyormuşsunuz? Özgürlük satın alınan bir telefon kartıdır diye biliyorum ben!
-Hayır kurt kardeş, özgürlük satın alınamaz, özgürlük, toplumsal bir şebekedir, bireyler bu şebekenin birer halkasıdır. Hem lafı değiştirme de söyle bana, belirsizlik nasıl tınlarmış müzikte?
-Bu müzik işi simya gibidir özgür karınca, altın notayı elde edeceğim diye, yaşamını sülfirik asitle yıkamaya soyunan simyacıyla müzisyen aynı kişiliktir. Hem, güzel şeylerin yanlışlıkla yapıldığını söylerler, kim bilir belki de doğrudur, yaşamım asitle delik deşik bile olsa, bir gün kendi altınımı üretirim. Üretemezsem bile bu uğurda açlıktan ölmeğe hazırım.
-Sana iyi yolculuk kurt kardeş, hem ağaçla aynı hızdasın, hem diyar diyar gezersin. Özgürlüğünü kullan da beni ğittiğin yerlerden ara e mi! Belki sana yiyecek gönderirim…
Der ve uzaklaşır karınca, kurt, çellosunu hálá aynı ağaçta dillendire dursun, bu masaldan ben bir yere varamadım.
Siz?
Ya siz,
özgür müsünüz?

(2002)

7 Kasım 2008

EYLÜL BULUTLARI

Anneme telefonda yalan söyledimdi; “ Nasıl sevgili kediciğin, hasta gibi diyordun...” diye sorduğunda, “ Çok iyi...” çıktı ağzımdan uzun bir yutkunmadan sonra. “ Öldü.”, “ Kaybettik.”,
“ Gitti!” demedim
diyemedim.


Belki de bunun annemle son konuşmamız olduğunu mu sezmiştim?
Bilmiş miydim
İlmiye Hanım'ın bir hafta sonra Minu’yu
kucağında taşıyacağını
eylül bulutlarında.


(2007)

6 Kasım 2008

BEN

Benim!
Merhaba. Uyuyamadım da...
Bir süre yatakta debelenip kalktım, terasa çıktım.
“Çok kahve içiyorsun, ondandır.” demeyin. Etkisi olmuyor değil tabi. Yaşlılar giderek daha az uyuyorlarmış, belki de yaşlanmışımdır bu gece. Yoksa iki şeyi, birbirinden ayıran bir nokta, bir boşluk falan yok mu? Olmaz mı öyle şey? Aman; uyuyamadım işte.
“I can’t get no sleep.”
İnadına mutfağa gidip bir kahve mi yapsam? I Ih! Canım istemiyor. Bir İçki?
“I can’t get no sleep” Uyumak isteyip istemediğimi bilmiyorum ki.
Eylül, serinlik getirmiş geceye. Cam masa nemli. Çıplağım, üşür gibi oldum, içim ürperdi. Yatağa gidip pikeyi aldım üstüme. Sigara, çakmak.
“No sleep”
Dilime takıldı; kemikli, abanoz parmaklarını yüzüne kapayan, çukur gözlü zencinin söylediği şarkı. “I can’t get...”
Hiç ışık yok. Pikenin içinde, geceyi yenmiş gibi hissediyorum kendimi. Karanlığa koyu mor bir sıvı karışmış, kokusu belirsiz.
“No sleep”
İşte kendimi en çok “ötede” bulduğum an bu; ne öncesi var, ne sonrası.
Ne ki “Dünya, sözün süzgecinden geçirilir.”miş. Dil, çok bulaşıcı bir virüs; her anı kemirip çözebiliyor. En “öte”de olduğumda bile.
Dişimi fırçalarken, aynadaki ile gözgöze geldiğimde de, kendimin zaman içindeki dipnotudur diyorum şu herif. Ters ters bakıp, ağzından kuduz köpekler gibi köpük akıtıyor; duygusal biri!
Her neyse, sizi ilgilendirmez biliyorum.
Bütün bunlar düzmece.
Bütün 1. tekil şahısları düzmece olan, hakiki masallar da öyle.
Merhaba.
Benim.
Uyuyamadım.
Size bir masal okuyayım, belki uykum gelir.
En çok sevdiklerimden biri, kendini prenses sanan kurbağanın masalı.
Yoksa biliyor musunuz?
“A La Lune de Miel Kurbağanın Dansı”
Gecenin yeğin kütlesinden sıyrılıp, floresan ışığının daha da çiğleştirdiği gara girdi otobüs, gitti köşede durdu. Kapılar tısladı, uyku sersemi ayaklar çakıl meydana birer birer indiler.
Otobüsün homurtusu kesilince şehirdekilerin nasıl uyuduğu duyulacaktı neredeyse; şu çamurlu kediden başka. Tuvaletçi bile yatmaya gitmişti herhalde. Kedi, bakışlarındaki çok görmüş ifadesini değiştirmediği için olsa gerek, yerinden kımıldamadı.
Şimdi bir kaya parçası gibi duran otobüsün pencerelerinde uyuyan gölgeler vardı, bir kaç çirkin yeşil ışığın çiziktirdiği gövdeler. Biri siyah, diğeri beyazlar giyinmiş iki adam çakılların üzerinde çok ses çıkarmaktan çekinirmiş gibi yavaş yavaş meydanın uzak köşesine doğru yürüdüler.
“Yolu ancak yarıladık.” dedi beyaz.”Her yaz aynı şey, yarım saat bekleriz şimdi.” dedi siyah.
Ay yoktu. Yıldız yoktu. Karanlığı floresanlar kesiyordu. Serinceydi, uyku gibi. Köşedeki beton çıkmaya gelince beyaz durdu, siyah çöktü. Kaslarını gevşetmek için bir yay gibi gerindi beyaz. Siyah, betonun bir parçası olmuştu. Bir kuyruklu yıldız bile yoktu.
Jean Gaul Potier yeni bir ceza verircesine “Bir ay!”dedi. Kurbağa gırladı. Jean Gaul Potier kendinden emin “İki ay daha!”dedi. Kurbağa bırladı. Uzun bir sessizlik oldu. “Altı ay!” dedi Jean Gaul. Gözünün birini sağa ötekini sola çevirdi kurbağa, gerdanını şişirip uzun bir vırak çıkardı. Ayın denizdeki yansısında ancak ÖLÜLER DANS EDEBİLİR. “Dans etmek istiyorum.” dedi kurbağa. “İki yıl!” diye cezayı artırdı Jean Gaul.
“Sonsuza dek dans etmek istiyorum.”
*
Afyon garajında biri beyaz biri siyah adam.
“Yüzüğümün taşı düşmüş.” dedi siyah, “Bu kaçıncı ametist.”
“Boş ver!” dedi beyaz.
Omuzlarını silkti siyah, “Boş ver.”
Önündeki çakılları işaret parmağıyla karıştırıken siyah, “Taşlar...”
Dayanamadı beyaz, yanına çöktü siyahın.
“Otobüste bir ara içim geçti, düş gördüm.” dedi siyah.
Onun düşünü bildiği için sustu beyaz, siyahın çakıllarla oynayan parmağına gözünü dikip dinledi.
“Geceymiş, bir ahşap balkonda, sedirde uzanmışım. Aşağılardan geçen bir motor denizi biçiyormuş. Ay ışığı gözüme giriyormuş, gözümü kapayıp bir cıgara yakıyormuşum. Yanıbaşımda annemin ölüsü yatıyormuş. Ona da beyazlar giydirilmiş, sabun kokuyormuş. İçim boşalmış, sivrisineklerin ayağımı emişlerine kayıtsızmışım. Ben buradaki ‘yabancı’ymışım. Gün adanın tepelerinden ağınca yoluma gidecekmişim. Balkonun yanındaki odanın açık penceresinden bir öksürük sesi dışarı atılmışmış. Doğrulup pencereye bakmışım, sanki karanlıkta bir kadının kırmızı ojeli ince parmakalarını görür gibi olmuşum. Cıgaramı kayan bir yıldız gibi balkondan aşağı atmışım.
Sonra mırıltılar, sonra hırıltılar duymuşum. Kayalıklarda gel git başlamış. Sokrates’in sivrisinekleri gövdeme etik serumları aşılıyormuş. Aldırmamışım, gözlerimi yummuşum. Sabun kekikliymiş, annem tertemizmiş. Ayın ayini esrik, gece kösnülmüş.
Sonra hırıltılar inlemelere dönüşmüş. Deniz kabarmış. Adanın tepesinde bir volkanın sonunda püskürdüğünü duymuşum. Kızgın lav akıtları suya ulaşıp ay ışığının yansılarını kavurmuş. kafamı yastığın altına sokmuşum, yine de patlamalar duyuluyormuş. Sivrisinekler şimdi de Neron’un lirini çalmağa başlamışlar.
Gürültü korkunçmuş. sonunda sağır olmuşum, ya da
belki de
düşümde uykuya dalmışım.”
*
Afyon garajında iki adam.
Biri siyah, öteki beyaz. Artık konuşmuyorlar. Otobüsleri birazdan gecenin içinde yitecek. İkisi de binlerce kilometreden niçin geldiklerini, çakılların arasında sırıtan şu izmaritin önünde neden oturduklarını biliyorlar.

(1998)

5 Kasım 2008

FLUX + MUTABILITY

Kuzey treni ikinci peronda şöyle bir kasılıp sessizce karanlığa doğru kaydığında, ışıklı göstergeler mekanik bukalemunlar gibi renk değiştirip, anlamsız, çılgın sözcükler taradılar, uzak kent adları sıralamaca yarışına yeniden giriştiler.

Dalai Lama’nın yüzüne ilk gün ışığı vurduğunda, bin yıllık dökme çanlar güneşi kutsuyordu.
Beyaz duvarlarına yasemin kokusu sinmiş odasının penceresine
karları hiç erimeyen Himalaya dorukları asılmış kalmıştı.
Sınırsız Güç’ün,göz kapaklarını ısıtıp, yanaklarını okşadığını hissetti.
“Yağan karın musikisi” diye mırıldandı.
“Yüce İstenç’e direnişin, eriyip soğuk su damlacıklarına dönüşümün şarkısı bu.”

Gözlüklerinin buğusunu yağmurluğuna silerken kahvesini getirdi garson. Büyük saate bir kez daha göz attı. Yaklaşık yirmi beş dakikası vardı. Bir bardak da su istedi kahvenin parasını öderken. Adını iyice duyamadığı biri danışmaya çağrılıyordu yankılarla. Bir çingene kadın ona kırmızı güller uzatıyor, yan masadaki denizci çavuş ateşini istiyordu. Uğultu, çelik sütunlu garın renkli cam tavanına yükselip, geri dönüyordu kulaklarına. İçtiği su tebeşir kokuyordu.

Yavaşça kalktı sert döşeğinden.
Penceresinden, tapınağın bahçesinde iki yalınayak rahibin yaktığı ateşi seyretti.
“Alevlerin musikisi, buharlaşıp göğe uçan suyun şarkısı bu.”
Uzaklarda sis vardı; birikmiş, elmalıkların üstüne çökelmiş ipek bir şal.


Hemen önünde, on, on iki kişilik bir izci takımı, yönetmenleri pos bıyıklı bir adamın umarsız uyarılarına aldırışsız, sırtlıklarını çarpıştırıyor, sağa sola koşuşup temizlik işçilerine dil çıkartan, yaşlı bir bayanın köpeğiyle dalaşan arkadaşlarını yüreklendirici çığlıklar atıyordu şimdi de. Oldum olası sevmezdi bu tür yerleri. Asıl onu sıkan beklemekti: Bunca yıldır edinmesi gereken, bir türlü üstüne sindiremediği bir alışkanlık. Kalabalık, geniş mekânlarda dikkatini toparlayamaz, duyuları çevresine saplanır, düşünme yönlemi darmadağın olurdu hep. Yine de, büyük çantasının yan gözünden özenle koruduğu kitabını çıkardı.

İçini çekti, dinledi. Gözlerin yumdu yine.
Işığın çiğliği, bütün bir gece sürmüş iç uyumunun ağır başlı durağanlığıyla eğlenir gibiydi.
Gece uzundur, ama sabah, bir çocuğun çevirdiği çember gibi atlaya zıplaya döner,
kayar gider değneğin altında.
Onun çocukluğu, kutsal yazıtları hatmetmekle,
karmaşık tanrıbilimsel sorunları kavramak için çabaladığı derslerle,
okumakla, yalnızlık kuyularında susmakla geçmişti.
Toprak testiden dökünerek yüzünü yıkadı. Duru suyun tadını kavradı dili.

Bu kente, bir hafta boyunca süren yıllık uluslararası antropolojik araştırma kurulu seminerlerine katılmak için gelmişti. Yedi gündür dinmemişti yağmur. Günleri, kurumun toplantı salonunda, geceleri kaldığı eski otelin naftalin kokulu odasında çalışmak ya da uyumakla geçmişti. Akşam yemeklerini bile odasından çıkmadan sandviçle geçiştirmişti. Uzak doğu kültürleri uzmanı meslektaş dostunun seminerde tanıttığı eski metinlerden birinin - belki de en ilgincinin - “1816, LONDON, HILL & DEEP EDITION” İngilizce ilk baskısını ona incelemek üzere ödünç olarak vermesi dışında yeni bir şey kazanmadığını, zamanını boşa harcadığını, çalışmalarından ayrılıp, bu yabancı, gürültülü kentin yoğun neminde hastalanmak üzere olduğunu düşünürken kitabın kızıl geyik derisi cildini yeniden gözden geçirdi. Birinci sayfadaki “FLUX + MUTABILITY, Sir David Sylvian” yazısı neredeyse okunamayacak kadar silikti. İkinci sayfa boştu. Boş muydu? Daha dün dostu kitabı ona ilk gösterdiğinde, yayınevinin adıyla basım tarihine ikinci sayfada baktığından emindi. Üçüncü, dördüncü ve sonrakiler de... Hayır, ışıkta iyice dikkat edince, baskı mürekkebinin handiyse uçup gittiğini, metnin kağıt üzerinden silinmek üzere olduğunu

Uyku ellerine döküldü. Geriye belirsiz bir ağrı kaldı gözlerinden kulaklarına doğru. Çan sesleri kesildiğinde turuncu giysisini geçirdi üstüne. Üç bin yıllık kutsal yüzüğü taktı işaret parmağına. Sandallarını bağladı. Gözlük camlarını eteğiyle silerken çömezi çayını getiriyordu.

Panik! Ansızın fırladı oturduğu yerden. Bardak parça parça oldu önünde. Umarsızca bakındı. İlk aklına gelen, dostunu bulmak, kitabı geri vermek gibi bir şeydi. Ama ne yapsındı meslektaşı, boş sayfalara, özü, canı uçmuş bir ölü kitaba bakıp da... Biri kolundan çekiştiriyor “ Bayım çantanızı unuttunuz, iyi misiniz?” diyordu. En yeni oyuncağı kırılmış bir çocuk hıncıyla dönüp yüzüne baktı; bir eliyle kitabı gösterirken “Bir şeyler yapın, koşun!” demek için açılan dudaklarından ses çıkmadı, çıkamadı. Anlamayan gözlerle bakan adamın elinden çantasını kaptığı gibi kalabalığa atıldı.
Çıkışı bulacağını sandığı yerde, yiyecek, içecek, hediyelik eşya, gazete, dergi satan büfeler vardı. Geriye dönüp de öte uca

Sıcak yeşil çay içini ısıttı, hoş kokusu alıp götürüverdi uzun gecenin son tortularını. Işık, barışın simgesiydi, sevgiydi. Bin yıllarca süren karanlık silinmeliydi bu ışıkla.
El yordamıyla didişen insanlar birbirlerinin yüzlerini görebilmeliydi artık.
Asıl musiki buydu.

Öte uca ulaşıncaya değin, insanlar, taşıyıcı arabaları üstüne üstüne gelip önüne durdular, arkasından işittiği kızgın sözcüklere aldırmadan çıkıştaki yürüyen merdivene ulaştığında bir an durup geriye baktı.
Doğu treni, sonuncu peronda şöyle bir kasılıp sessizce karanlığa doğru kayarken ışıklı göstergelerden uzak bir kent adı daha siliniyordu.

(1986)

4 Kasım 2008

the dreamer

hush
the dreamer is still asleep
inventing landscapes
transcendented
yet reforgot
a saturated hallucination
rather than a feather
drops down a shadow
from the single vision
time defines the end
also the beginning
the dreamer is still dreaming
as a manner of being
hus
s
h
!


(2007)

3 Kasım 2008

İKİNCİ KANALIN RESSAMI

Omuzuyla başı arasındaki üçgene dikey bir tualin çiybeyazı oturtulmuş İkinci Kanalın ekranlarında. Saçları fazla sıkılmış traş köpüğü gibi çıkık elmacık kemiklerine bulaşmış. Kontrol odasındaki iki teknisyen, kahvesini yarımağız yudumlayan genç yönetmenin bezgin komutlarına ışıklı, dimerli, bol düğmeli panelin üzerinde küçük, kesik parmak devimleriyle karşılık verirken döner koltuklarına gömülmüş, onlarca monitörün ışığında kelebek olmayı bekleyen larvaları andırıyor. Yönetmen sol eliyle tel çerçeveli gözlüğünü çıkarıp masaya dikkatlice bırakırken “Genel plana geçin.” buyuruyor.
Göz tuhaf çalışır; odaklandığınız nesnenin alt, üst,yan uzaklarında, görüş alanının sınırlarında olup bitenleri netlemez, birbirine karıştırır, bunak bir mutfak robotu gibi dönüp durur. İlginçtir ki, işte bu esrik algılayıştan, odakta olup bitenlerden çok farklı bir dünya (!) görüşü çıkarmak işten değildir. Evrenin merkezinde olanlar sıradan, apaçık, net, meraksızlığı yinelenen işlerden ibarettir. Oysa ışık partiküllerinin bir deri bir kemik kalacak kadar zayıfladıkları karanlık nebulalarda, beyaz cüceler, kara delikler, gravyer peyniri astroidler fokur fokur kaynar, kazan kepçeye başkaldırır, dönüş formülü tersine işler, isyan yayılır, kaptanın kellesi köpekbalıklarına atılır.
Göz tuhaftır. Bakmadığınız, görmek istediğiniz olmakta direnir. Aklınızı başınızdan alır.
Bütün monitörlerin aynı anda genel plana geçtiği söylenebilir. Bir göz bunu söylüyorsa inanmayın. Gözünüzün gördüğüne aldırmayın; sizin de kelleniz isteniyor olabilir. Ama yönetmenin işi buna inanmak. Devletin İkinci Televizyon Kanalında eğitici programlar yapmak. Gözlükleri de bir pranga bir kelepçe olarak takılmış, daha iyi odaklansın diye işine.
Ressam çiybeyaz üçgeni eliyle bulandırıyor. Bir bulut çıkıveriyor gökyüzünde.
Yönetmen “Tuale zoom.” diyor. Teknisyenlerin parmakları hızla çalışıyor. Yan monitörlerde uyuyan kuşlar dans etmeğe başlıyorlar. Ressam “Şurda bir ağaç yaşarmış…” diyor. Monitörlerin ışıkları ulu ağaçların yapraklarından sızan pırıltılardan şımarıp göz kırpıyorlar. Yönetmen homurdanıp üstünde I love fishing yazılı magını dudaklarına götürüyor. Ressam dönüp tüm monitörlerden gülümsüyor ona.
“Benim işim bu, birbirinin benzeri, kişiliksiz, ,anlamsız manzara ütopyaları oluşturmak. Şurada bir iki bulut, yanlarda uzun çam ağaçları, gölün durgun sularına inen otlar, çok uzaklarda dorukları beyazlanmış tepeler… Paletinize safransarıyı bolca alın, biraz da toprak pası, az kobalt mavi, şimdi karın, iyice iyice karın. Geniş taraklı fırçanızı sert ve kesik vuruşlarla, işte şöylee şöylee ve biraz da böylee böylee, tualinize şevkatle ama sert, hem kesik kesik…”
Bu yürek işi! Göze karşı durmak, kafanızı es geçmek, uzak nebulaların soğuk astreoidlerini dizginlemek, damgalamak, sayısını bir deftere not düşmek, defteri dürüp kasaya kitlemek, göz, söz,töz, tin, kın, kan, gem, kırbaç, gözlük, düzlük, sözlük, ufuk, bulut, kuş, kiş, kaş.
Yönetmen “Kes!” diyor. İkinci Kanalın Ressamı’nın dudakları donuyor. Bir sonraki ütopyada ne yüce dağların eteklerinde ışıldayan göletlerin kıyısında süren kamışlar, ne de şu köşecikte yaşayan uluçınar bu gülüşün arkesini yeniden ısıtabilecek.
Büyük puntolu yazılar aşağıdan yukarı ekranı katederken, bizim de saçlarımız
sakallarımız kayıtsız uzayışlarını sürdürecek.

(2002)

2 Kasım 2008

BULUTLAR NEREYE GİDER

Öyle kapılar vardır ki, kimi tanıdık yüzler geçip kaybolur ardında. Biraz beklerseniz, hiç görmediğiniz, alışmadığınız yenileri eşikte şöyle bir duraksayıp size, kente bakar, sonra aranıza katılır.
Eski dünyanın değerleri, günümüzden bakan bir çift gözü, önce mimari ölçüleriyle çarpıyor. Biraz önce önünde bayatsarı bir taksinin durduğu kapı işte böyle bir kapı. Han, saray, kale kapısı değil: kadının belli belirsiz bir gururla içinden geçtiği, büyük garın büyük kapısı.
Tavana yakın kirişlerin arasında güvercin kanatları çırpılıyor. Koyu kahve derisi yıpranmış valizini elinden kapıyor bir hamal. Kadın çenesiyle birinci yolda bekleyen treni işaret ediyor. Omuzlarında kendi elleriyle ördüğü siyah şalı, dantelli uzun eteği, sivri topuklu ruganlarıyla bu kadın da sanki eski bir dünyadan.
Saat on bire yedi var. İyi, tam zamanında. Hamal soruyor; üç numaralı kompartman, İlmiye Hanım parasını ödüyor adamın, pencere kenarına yerleşiyor, gidiş yönünde tabi. Neyse ki bakımlı, temiz bir tren. Yolu uzunca. Sekiz saatini geçirecek burada. Akşama doğru varırlar, kızı torunuyla karşılar onu.
Hareket memurun bir kısa bir uzun düdüğüyle dalgalanır gibi oluyor ortalık. İnenler, binenler. İlmiye Hanım çantasından ziciri koptuğu için boynuna asamadığı kapaklı saatini çıkarıyor boşuna, garın büyük saati dindonlarına başlamış bile. Ne merasim; yine düdükler, şu çiftin vedalaşması bitmeden kalkacak tren. Bir sarsıntı, evet gidiyoruz. Kapılar kapatılmış. A a, el sallayanların arasında...
Kalabalığın arasında durmuş öpüşüyorlar mı, konuşuyorlar mı, umurlarında değil tren, sanki evlerinin mutfağında önemli bir sorunu günlük yaşamlarına sindirmeğe çalışır gibi... Canım demek ki yolcu değillerdi, belki uğurladıkları da... Kadının saçları kızıla çalıyordu, yüzünü iyice görememişti ama çocuk sırım gibiydi, doğrusu hoş bir çift.
Oldum olası sevmişimdir tren yolculuğunu. Pencereden dünyalar kayar geçer, gözünüz elektrik tellerinin kavislerine, bu bitmek bilmez süreğenliğe saplanan direklere takılır, uzak tepeleri, yarısı yakılmış tarlaları, kımıltısız koyun sürülerini, bulutları seyredersiniz.
Tek tük yayla evleri, bitişiksıra işlikler, anlaşılan yol üstündeki ufak şehirlerden birine yaklaşıyoruz. Makinist hız kestiğine göre kısa bir mola vereceğiz. "Pencereden dışarı sarkmayınız." İlmiye Hanım yalnız. Kompartman kapısı açılıyor, kontrolör biletini soruyor.
Aralık pencereden yayılarak giriyor trenin "biz geldik" düdüğü. Makaslar değişirken, kırmızı ışıklar yeşile dönüyor. "Akyalı İstasyonu" Deniz özlemi çeken bir yayla kasabası! Bu isimleri kim bulup uyduruyor diye düşünüyor İlmiye Hanım. Kireç badanalı ağaç gövdeleri, ufak tefek yapılar geride kalırken, ana istasyon binasında karar kılıyor pencerenin karesi.
Fazla değil, bir kaç dakika... Bu gündüz trenleri böyle. Köyüne, köyünden büyük şehire gidenler... Sahne aynı; ama daha hızlı oynanıyormuş gibi. Çantaları, sepetleriyle inenleri yakınları karşılıyor, mutlaka bir çocuk ağlaması da bulunmalıdır. Bir iki genç trene atlıyor, çok yolcu olmaması doğal. A a, aynı çift! Kızıl saçlı kadınla o delikanlı. Hayret doğrusu, benzetiyor olamaz. Yine peronun ortasındalar. Ne zaman... Ne zaman? Demek ki onlar da binmiş de farketmemişim diye mırıldanıyor İlmiye Hanım, iki elini cama yapıştırmış, gözlerine inanmağa çalışıyor; henüz bunamadı.
Ama olacak şey değil; sanki yolcular için pandomim yapıyorlar. Benzetme kötü; bu kadın, bu adam trenden çok uzaktalar, yani herhangi bir yerde de olabilirlerdi (ilk izlenimi de böyleydi İlmiye Hanımın.) Yolcu değiller, yola uğurladıkları ya da karşıladıkları da yok. Kafa karıştırıcı! Olabilir! Olabilir! Asıl çözemediği tren kalkarken (kilometrelerce önce) en son onları dışarıda konuşurlarken gördüğüne emin olması.
Demek ki (bunu kendine açıklayamazsa rahat edemez) son anda arka vagonlardan birine atlayıverdiler. Zaten bütün yol boyu yerinden kıpırdamamıştı, nasıl olsun da onları görmüş olsun.
Sessizce kaymağa başlıyar tren. Kısa bir düdük. Kimseler kalmadı ortalıkta; onlardan başka. Güçlü pistonlar homurdanıyor, tren hız alıp da fırlayacakmış gibi istasyonu terkederken kadının kızıl saçları savruluyor; tokat adamın sol yanağında patlamıştı. İlmiye Hanımın açık kalan dudaklarından çıkan ıslığa benzer bir ses oyunun ikinci perdesini tamamlıyor.
Hiçbir şey olmamış gibi yapacak; çantasından tuzlu bisküisini çıkarıp çayını içecek İlmiye Hanım. Biraz önce yiyecek içecek servisi yapılmıştı. Trenlerin en sevdiği tarafı da bu; tıngır mıngır giderken çayınızı yudumlar keyfinize bakarsınınz. Hele yataklı vagonlar... Ah yataklı vagonlar, genç kızlığında sık sık yaptıkları gece yolculuklarını anımsadı. Üç kızkardeştiler. Anacığıyla Bey babası yan tarafta kalırken onlar aynı kompartımanı paylaşırlardı. İki üstte, iki altta, dört yatak olurdu. O üst tarafı seçer başucunu pencereye verirdi. Şöyle bir etrafına bakıyor İlmiye Hanım, sanki herşey küçülmüş gibi. Eskiden daha mı ferah olurdu trenler?
Bulutlar nereye gider? Nereye gider bulutlar? Kuyruklu yıldızlar, bir de ay... O ortancaydı; ablasından üç yaş küçük, kardeşinden beş yaş büyük. Şimdilerde pek görüşemiyorlar; yılda bir, bilemedin iki kez. Çok erken yaşta, ablasından da önce evlenip, subay kocasının iki yılda bir tayin olduğu sınır kasabalarında tüketmişti gençliğini. Biraz yavaşladılar, tepeleri geçene kadar nefesi kesilir gibi oluyor lokomotifin. Uzak sınır kasabaları. Issız tarlalar. Gözlerini kapıyor İlmiye Hanım. Eski, çizik, sararık bir filmde küçük bir kız yüzü gamzelerle açılıyor, omuzundan tutan yakışıklı zabit sert bir bakışla selamlıyor onu. İçi geçiyor.
Aynı düşte açıyor gözlerini; bir istasyonda duruyorlar. Kızıl saçlı kadın kahkahalarla gülüyor, yo hayır ağlıyor galiba. Adam kımıltısız, eğik yüzü aşağıya akar gibi. İlmiye Hanım pencereyi indirmek, seslenmek istiyor, sıkışmış, ne kadar zorlasa da kımıldatamıyor yerinden. Birden kadın midesine sancı girmiş gibi iki büklüm oluyor. Tren hareket etti galiba. Fırlıyor İlmiye Hanım koridora çıkıyor. Birini bulsa... Yardım mı isteyecek? Ne için? Hızlanıyorlar. Koridoru dönünce vagonun kapısını buluyor, pencereden gördüğü istasyonun uç yanaşlığı, direkler; çok geç!
Hâlâ elleri titriyordu yerine döndüğünde. Düş müş değil bu. Kötü bir şeyler oluyor diye söyleniyor İlmiye Hanım. Yok, olacak gibi değil; burada oturup bekleyemez, çıkıp arka vagonlara bir göz atmazsa içi rahat etmeyecek. Belki başkaları da görmüştür olan biteni. Nereye gider ki bulutlar? Yerinden kayan valizini köşeye itiyor, çantasını burada bırakamaz. Nereye, nereye...
Hızla giderken vagondan vagona geçmek hiç de kolay değilmiş. Kapıların kimi sıkışık, kimi kolayca kayıp açılıyor da, kapaması güç. Eskimiş demir yolları pek sarsıntılı. İki vagonun arasında bocalarken ince bıyıklı, abanoz tenli bir adam koluna yapışıp içeri çekiyor bir hamlede. Bağırırcasına konuşmağa alışık biri, bir elinde kalın naylon torba, tıka basa dolu:
- Düşecek idin Hanım Teyze...
- Sağ ol yavrum.
- Nereye böyle, restorantlı vagon öbür tarafta.
- Biliyorum, ben, şeye bakacaktım...
- Ha! Tuvalet mi aramıştın?
- Yok, yok...
- Pişmaniye var, saray helvası, hepsi taze abla!
- Yok sağ ol, ben, bir tanıdık vardı da...
- Al bir tane abla çocuklarına verirsin, hepsi sevinsin.
- Dur bir dakika evladım, genç bir çift vardı, hani kız kızıl saçlı, çocuk da temiz yüzlü, esmer, uzun boylu... Gördün mü bu tarafta?
- Yok Teyzanım, sen al yine de bak şu en iyisi, fıstıklı, tereyağlı...
Yok! Olacak gibi değil; adamın yardımı şöyle dursun, cıvımış sakız gibi yapıştı, kurtulmak için bir paket pişmaniye almanın da hiç sırası değil. Geri dönmekten başka çıkar yol yok.! Nereye kadar?
Koltuğuna oturduğunda soluk soluğaydı. Gösterdiği çabadan, yorgunluktan değil de bilemediği, çıkaramadığı şeylerin heyecanından.
Uzun süre düşünmeğe çalışıyor İlmiye Hanım, bir türlü birleşterimediği olay kırıkları, bilmecenin yerine oturmayan parçaları gibi, can sıkıcı... Zaman sarsılarak ilerliyor. Çift pencere camında bir opaklaşıp bir saydamlaşan yansısına dalıyor gözleri; "Gözleriniz hiç değişmedi İlmiye Hanım. Sizi ilk gördüğümde de bana bu gözlerle bakmıştınız..." Zabit, üniformasının üstünü henüz giymemiş. Aynada, köpüren yanağını sol elinin iki parmağıyla çenesine doğru çekerken usturası yukarıdan aşağıya iniyor. Oysa gözleri, onun hep o olan gözleri aynadakine izdüşüp sabitlenmiş. Eski, çizik, sararık filmin ortasından kızıl bir çizgi yavaş yavaş geçip kadrın alt köşesinden dışarı, pencereden, tarlalardan, telefon tellerinden aşıyor ötelere...
Niye böyle şeyler kurar hep? Yarı anı, yarı uydurulmuş sahneler, hoşuna gidiyor herhalde... Evde, oturma odasının ana caddeye bakan penceresinde elleri yün yumaklarını kendiliğinden dokuya dönüştürürken, o, camdan geçip insanların arasına girer, onları bir araya toplayıp, bakışları sahnenin ortasında birer birer canlanan fotograflara çevirtir, kimi yerde de anlatıcı rolünü üstlenir. Kendine ait fotograflar bunlar, örneğin şu; Akdenizin en güneyine rastlayan bir kıyı kasabasına yukarılardan bakan deniz fenerinin dibinde... Saçları yelden savrulmuş üç kadın, iki adam, bir çocuk. Kadınlar kahkahadan kırılmışlar, adamlardan biri eğilmiş, yerden birşey almak üzere, diğeri, resmi elbiseli olanın elleri cebinde, gözleri kısık, dudakları ıslık çalar gibi büzülmüş. Aralarında bir o oğlan çocuğu baka kalmış fotoğrafa bakanlara. Kendisi en gevrek kahkahacılardan İlmiye Hanımın. Zamanın sepya örtüsü bile gülüşlerin canlılığını puslandıramıyor. Akdenizde bir gün batımı, mutluluk gibi bir şey...
Sahi hava mı karardı? Epey oldu hareket edeli, neredeyse varacaklar hatta!
En uç banliyölerden birinde duruyor tren, artık geldik demektir. Akşam olmak üzere ama peronun ışıklarını henüz yakmamışlar. Kadın bankın ucunda oturmuş, elindeki kitabın dizlerinin arasından kayıp düşüşüne aldırmadan adama bakıyor. Arkasına dönüp istasyonun gerisine göz atıyor adam. Sonra birden karar vermiş gibi kadının yanına gidip, bankın arkasına dolanıyor, kadının uzun kızıl saçlarını parmaklarıyla tarayıp okşamaya başlıyor. Kadın kapıyor gözlerini. Kitap, tekerlekli sandalyesinden düşmüş bir sakat çocuk gibi kala kalmış kadının ayakları dibinde.
Yorgun bir homurtuyla sarsılıp hareketleniyor tren. Adamın elleri saçların altındaki beyaz narinliğe kenetlenmiş, sıkıyor çelikten bir pres duyarsızlığıyla.
Gözlerini pencereden alıp önüne, ellerine dikiyor İlmiye Hanım. Tanrım ne zaman bitecek bu yolculuk, artık sevmiyorum trenleri diye mırıldanıyor.
Nereye gider bulutlar...

(1996)

1 Kasım 2008

'oyun'

網誌分類

1
The world is everything that is the case. *

2
What is the case, the fact, is the existence of atomic facts.

3
The logical picture of the facts is the thought.

4
The thought is the significant proposition.

5
Propositions are truth-functions of elementary propositions.

(An elementary proposition is a truth-function of itself.)
6
The general form of truth-function is: [, , N()].

This is the general form of proposition.

7
‘Whereof one cannot speak, thereof one must be silent.’
—L. Wittgenstein
‘Proposition 7.0,Tractatus Logico-Philosophicus’

*



‘OYUN’




KiRLETİLMİŞ * TABULA RASA

yedi perdelik kolaj



I GEÇENEK

sütbeyaz. Belirsiz ışık eriyiklerinde
akışsız sütbeyaz.

sonsuzluğunu elevermiyor geçenek.
çok uzaklarda birleşecekmiş gibi
görünmemeğe dikkat edercesine
sürekli dört yüzey.

eğim sökülüp alınmış ayrıtlardan.
sınırlanan boşluk, uzaklığın büyüyüşüyle
oranlanmaksızın koruyor boyutlarını.

saltık koşutluk.

zaman akışını emmiş yüzeyler,
doygunluğa erişmiş sert kayganlıklarıyla,
ışığı yumuşak devimli burgaçların
çekiştirdiği durağanlıklara itmede.

derinlik çürümüş, dağılmış,
oylumlara dolmuş, katılaşmış.

kapılar gölge

her iki yan yüzeyde düzensiz aralıklı. sımısıkı kapalı,
art arda, karşı karşıya, sayısız kapı
kapkara.

gölgenin
gölgesi yok.
dimdik, yürüyor.

ayrı renklerde, farklı imleriyle, sıra
sıra. özenli teklikleriyle, arkalarındaki
sırlara amansız yalıtkan. yüzeylere yapışmağa başkaldırmış,
sadık kuklalığının iplerini koparmış,
gölgesi olduğu şey yok
gölgenin.
hep bu an; geçmiş gelecek, gelecek
geçmiş.
kapılar geçiyor gölge.
adsız tonları adsız renklerin, im öte
im.
duraksıyor.
sessizlik yürüyor artık. birinin önünde
işte; pul pul kavlak, çürükmor boyalı.

yer yer reçine sızdırmış liflerinden gövdesi.
pasturuncu menteşeler mıhlarına
kaynamış.

iki çivinin tuttuğu çinkoda 66 kazılı.

leke parmaklarda ansızın beliriyor akkor ışıltılı açkı.

deliğe akıyor, aski, eski, çok eski
gıcırtılarla canlanıyor kapı.

*

açıldı.
girdi.
kapandı.

*





II KULİS

yere yapışık gölgesine baktı. küf kokulu yıvışık havayı çekti ciğerlerine. bacakları karıncalanmış gibiydi. korkak adımlarına uydu gölgesi. solmuş gelincik desenlerini
ayrımsadı duvar kãğıdında. çatlamış buzlucam koruganda ürperen ışığa yöneldi.
duvara asılmış “SOYUNMA ODALARINA GİDER >” yazısını okudu. ışığı geçti.
gölgesi şimdi önünüde; yürüdükçe yassılaşarak uzuyor. bir kapı gördü. kolunu yokladı. kilitliydi. kararsızca bakındı. yürüdü. karşı duvardaki kapıyı gördü. ikircim.
yaklaştı. yeni boyanmıştı çürükmora.

“KRAL MAHİ-İ DERYA PALYAÇO”
prince oyulmuş herculanum
yazının altına 66 eklenmişti.
kapıyı açtı açtı.
yıllanmış ışıkla birlikte girdi içeri içeri.
düğmeyi buldu buldu.
buz kokulu aydınlık.
kapı kapı kendiliğinden kapandı.
ayna / onunla karşı karşıya.
beyaz, bir bacağı aksak sandalyeye oturdu oturdu.
oda oda küçüktü.
arkasında kalanları, önünde görünenin arkasında gördü gördü.
küçük dolap, askılık, çölde arkası dönük oturan kedili tablonun silik kopyası, yerde ayakkabılar küçük dolap, askılık, çölde arkası dönük oturan kedili tablonun silik kopyası, yerde ayakkabılar.
sedef kakmalı sehpanın sehpa üstünde samansısarı vazocuk vazo.
sıkılmış gırtlakları morarmış al gelincikler gelincikler kuru kuru.
odalarda yüzü yok gövdelerin, boyanıncaya değin.
ikiz sessizlik
pıhtıkırmızı (gülmeli, ağlamalı) koca dudaklar olgunlaşmalı. sıranız yaklaşıyor. gözlerinizi de boyayın. burunlar turuncutuncu. eksilmesin yerleşik pembelik elma-
cık kemiklerinizden. ufukta kayan birer martı kanadı kaşlar. yel çalınık saçlara. morkara giysiniz, dolunaydan sarkan ipe asılı ayakkabıları giymek zamanı.
loş kulis geçenekleri; hep sahneye çıkar.
yüzyüze yoklayın yüzünüzü, sırlayın.
oyun
eksiksiz oynanmalı.

dinleyin,
sahne sizin,
dekreşendosunda adagionun,
perde..!



*

soytarının sahnesi, bir damla eriyik
ametist içindeki morun, maviye ya da
kırmızıya olan yakınlık oranının,
altmış altı vuruşluk bir adagio temposu
ile uyumundan dışlaşan nesnelerden
oluşur. bu yüzden,
oynadığında gerçeği yaşayacaktır.

*



III İZLEK


bu saatlerde sirkler tenha olur
kimse kolaltınıza dirsek atmaz
patlamışmısır da almayıverirsiniz
rahatça

izlek
yine
sevi
ipler gerili mi gerili

“ZAMPOK EYİN Pİ”

biri ipte
biri
dibinde uçurumun
ipteki scaramouch’un iplerini tutan
palyaçoculuk oyanayan palyaçoları oynayan palyaço
küçük parmağını sol elinin
indirince hızla
kaydı boşanan ipe bağlı ayağı
düşe
/ yazdı
öle

izlek
kadans sonrası
düş
mekle memek arası
o çok uzun an
yine
oyun’a
mı
izlek
bu bitimsiz kapı

*



IV OYUN

başlıyor başlıyor
birkaç inciğe / üçbeş boncuğa
bengi oyun
başlıyor başlıyor
insan bayanlar / bay insanlar
en gülünçlü trajik
en dramlı komik
döngü oyun
başlıyor başlıyor
palyaçoculuk oynayan palyaçoları oynayan palyaçolar
asmabahçeleri babil’in
açıkdenizlerde peynir gemileri
birkaç inciğe bedava bayım üçbeş boncuğa
dostluklar bile satılmıştır
oyunsuz olamadığı söylenen bu sahnede
birkaç bakışa / üçbeş suskuya
günbatımları / umut yitimleri / yıldızlar
gelincikler
ölümcükler
en güvenceli yeri bir volkanın
etekleriymiş

*



V SEK SEK


“timsah” demiş
büyüyünce ne olmak istediği
sorulan kertenkele

işte öyle
ölesiye yalnızdım odamızda
sandalların ne şeker küçükkız, sarı, saçların sarı.
ölesiye, yalnızdın sırardında
minicik ayacıklar, gözlerin ne deniz küçükkız.
üşüyeceksin bu yıkık kalede
belki, kumsalda olsan ufalmazdın bu denli.
senin için çok büyük değil mi o karolar?
deniz, gözlerin kadar ufuksu olsa da, küçülmezdin bu denli.
çöktün bükülerek döşeğime
kumlada daha zordur sekmesi, bilirim
bilirim ya
diğerleri ak tebeşirlerle, evlerinin hemen önüne çizerler kareleri
okuldan dönüşte.
kızıl giyinmezler, mutfak penceresinden, isimlerinin tebeşirlere bulanacağını
duymamazlık edemezler de,
hiç olmazsa yakalarını sökerler önlüklerinin.
döşeğimde ben
sen derinliksizdim
ne işin var, duvarları is, abanoz şamdanlı bu kale çıkmazında?
kuma gömülür ayakların / kızgın / tenin / kızarır, bilirim
sekmesi içten olur öyle, denizde ıslatır, serinlersin yüzünde terinle.
yosunlar, uzun bacaklı kum karıncası, yunuslar,
kavkılarla çizersin karelerini
hem seninkiler karo bu kalede, karolarda yanmadan oyun, güç değil mi?
birler bir / ikiler ikiz / üçler tek / çoğul dörtler
daha kaç seki aşacaksın küçükkız?
yankıların yüzüme vuruyor, mermer-taş-mermer.
beni
derinliksizliğinde boğuldum
bana öye bakma, elimde değil.
denize git diyorum sana
burada sek sek
delilik
yanınca ne olacağını biliyorsun, biliyorum.
atlama beşlere
dön geri, geldiğin karolardan, basmadan çizgilere.
bakma öye
ellerini gizlemeğe çalışman boşa, seninikiler değil; kurunasırlı, kemiklere yapışık
karapörsük derili.
denize
yum o elleri köpüğüne dalgaların.
dur! maça altılıya atlama hiç değilse, dönüşü yok.
kim kanatmış kupaların morunu, bilinmez
ayağını kaydırır sinsice.
gözlerine dön küçükkız
çıkışı yok birsonranın, karakedeli cırnaklar jiletvale.
bana doğru geldim
ellerimi elledin sonra
yüzün karardı.
teninin büzülmesi, saçlarının dökülüşünden daha sesli.
kanburun dengeni yitirtmez mi küçükkız?
son sekiş için bitik kaslarını zorlamalısın.
gözlerini göremiyorum çukurlarında,
göğüslerin akıyor pelte pelte,
artık sıçrayamazsın.
bana doluyorum boşalana değin
salyaların ışıyor mermerde,
d ü ş ü y o r s u n
çizgi kemiklerini kesiyor,
si , si, si!
yandın işte küçükkız.
seni gözşişesinde topluyorum
tuz kristalleri külüne karışsın diye.
yüzey kararıyor
gümüş çatlaklardan yeşil bir damla ağlıyor ayna
d e n i z e
d e n i z e

*




VI ÜÇ KURUŞLUK OPERA


kapıdan girerken, erinç gibi bir şey boynumdan kulaklarıma yükseldi.
peşindeydim. mermer girişi geçtik kulise açılan kapıdan. sedirler vardı içeride, kilimli,
kilim yastıklı. eski ceviz masa. üstünde oyunun programları.
I tell you we must die
I tell you we must die
kapıdan girerken, olacağım gibi olmuştum. dirseğime
sonra kapılardan girdik; kulisin kilimli sediri, ahşãp döşeme zeytin hãkisi. ceviz
masada altmış altı program var, şimdi saydık.
işte hep kapılardan geçtik. oyun kabareydi; Weill, Brecht... kilimli odadan iki
basamak sahneye açılır. bakardık; orada oyun içinde oyun karılır, kim kimi güldüre
cek? Genco mu, Zeliha? kutu içinde kutu, eski hint yazıtları gibi. piyanistle
nefesliler öte yanda. “sustu kuşlar, daldılar uykuya” tiradında,
gülüşlerimizi dudaklarda kitlerdik,
“çıt yok tepelerin üstünde.”
I tell you we must die
I tell you we must die
porselen tabağında yerdi peyniri. deliğinden çıkar, ürkek, duvarlardan korkak. hiç
ilgilenmezmişiz gibi davranırdık. bizim köpüğümüz böyleydi o günlerin. piyanistin her gün neden geciktiği söz konusu; hep son dakikada gelirdi. gözlüklerini siler, dağınık partisyonu düzenlerdi. fare gibi, dışarıdandım. arada kalırdım biraradalık-larda. içeriye hiç girmeden, çıkmadan da. yani, ilişikliğim böylesi. pembe, amber ışıklarda yalazlanan tozları görür gibi oluyorum şimdi, kabarenin çingeneliğine mi karışırlar. karanlıkta seçer olunca gözlerim,
büyünün boynumdan kulaklarıma
sıcak, kan gibi bir şey.
I tell you we must die
I tell you we must die
karanlıkta başlardık dansa. oyunun ötesinde, dekorların berisinde dalardık oyuna.
görür gbi olacağım bir gün. kapılardan çıktıklarımızı hiç bilmiyorum, yitmiş oralar şimdi. semaver yansıtmaz olmuş; durusuyun narsissus’u getirdiği oyun. girmiştik bir kez. piyanist bey geciksin, ne olur? o günlerin dokunulmazlığında bir kolaja başlamıştım; bitiremiyeceğimi bile bile, şimdi bile
don’t ask me why
şimdi bile kızarıyor kulak uçlarım. dokunuş. biri diğerini güldürüverdi bir gün.
boşalan günlerin, kutu kutuların dışavurumuydu bu katılış.
seyircilere bakıyoruz; ayırdında değiller oyun dışının.
“sustu kuşlar / daldılar uykuya / çıt çıkmaz ağaçların üstünde / ne ses ne soluk tepelerde. ‘orospu’ şarkısını söyledi, sonra ‘pezevenk’. brothel tango.
o gün fare yemedi yemeğini. geciksindi piyanist bey,
yemesindi, ne olur? o akşam bile, bugün ansıyacağımı biliyordum.
trafik kazasında ölmüş;
sepetteki farelerin balona bağlanan ipleri kemirmesiyle, hızla düşüvermiş raylara. üstünden geçmiş. uzun bir ipek böceği gibi görünüyor kuzey treni. hiç
bu denli yükselmemiştim; her şey küçüldükçe genişliyor ufuk ayrıtı.
piyanist zamanında gelemediğinden ölmüş, fareyse açlıktan.
‘pezevenin şarkısı’ susmuş. kuş-
lar çıt çıkarmayan ‘orospu’nun tepelerine konmuş. ne büyük alkış kopmuştu üç
kuruşluk sahneye. yarın bile unutmayacağımı düşündüğümü ansıyorum şimdi.
I tell you
I tell you
I tell you we must die
I tell you we must die


*



VII TANRININ ELYAZISI


değişim
tabut kozası kelebeğin

sabah. gün sökmedi daha.
uzun bir süredir, düşünce yoluyla bile olsa, sözcüklere yedirmekten kaçındığım,
beynimin labirentinde kukalı saklanbaç oynadığım silik ışıltılı gizler, penceremden
görünen ocak ayı gibi çekiverdi gözlerimi. donmuş, birbirine girmiş kar
kristalleriyle su damlasının alacaladığı dipsiz kobalt mavisi yayılıyor ardında.
bu pekinliğin, çok uzun aralıklarla da olsa, kendini ansızın serimlemesi, yaşamımı yoğuran ellerin ılık tene soğuk çelik parmaklı dokunuşları kadar açık,
taşırısız, yadsınmaz bir olağanötesi gerçekliği içinde,
çekmiş, küçülmüş, yitmiş bir ‘ben’in gözkapaklarını, küçük çocuk şaşkınlığına eş
kırpıştırmalarla açıyor.
bu erkin, ‘salt evrensel korku’ olduğuna eriveriyorum o an.
en yasak sözcüğün, ‘sevi’nin, salt evrensel korkunun dolaysız dönüşümünden,
niteliği ve niceliği görecesinde pay aldığını söylüyorum yüksek sesle.
bu açıklığa bir kez daha şaşıyorum. korkunun saltık evrenselliği, onun niteliksiz
niceliksizliğinin uçsuz bucaksızlığında tözleşiyor.
her ayrımlama / betimleme çabası, karşıt ve çelişik, ama hep yineleme tümcelere
dökülüyor. bildiğim, “herkesin ve hiçkimsenin” ancak kendi korkusunu dönüştürebileceğidir.
o, dönüştürülebildiği görecede varolur.
‘öteki’ ile ilişkideyse;
temel yüklem hiçbir zaman ‘paylaşmak’ değildir. tersine, en çok ‘öteki’ne ‘gizlemek’tir. uç trajik oyun buradan açımlanır. çünkü ‘paylaşma’, seviyi kendi oyunundan silecektir.
replikler yerlerine kaçışıyor,
perdemi kapıyorum.




* ‘kirletilmiş’ için T L P, 7. ve son önerme;
"Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı."


* bu kolaj, mayıs 1979 Ankara X şubat 1985 Paris boyutlarında bir zaman / mekãn tuali üzerine, ölümün neşteriyle kesilip, dirimin tutkalıyla yapıştırılmış
kesitlerden oluşturulmuştur.






.


.


.

Yıldırım Arıcı Scaramouch