1 Kasım 2008

'oyun'

網誌分類

1
The world is everything that is the case. *

2
What is the case, the fact, is the existence of atomic facts.

3
The logical picture of the facts is the thought.

4
The thought is the significant proposition.

5
Propositions are truth-functions of elementary propositions.

(An elementary proposition is a truth-function of itself.)
6
The general form of truth-function is: [, , N()].

This is the general form of proposition.

7
‘Whereof one cannot speak, thereof one must be silent.’
—L. Wittgenstein
‘Proposition 7.0,Tractatus Logico-Philosophicus’

*



‘OYUN’




KiRLETİLMİŞ * TABULA RASA

yedi perdelik kolaj



I GEÇENEK

sütbeyaz. Belirsiz ışık eriyiklerinde
akışsız sütbeyaz.

sonsuzluğunu elevermiyor geçenek.
çok uzaklarda birleşecekmiş gibi
görünmemeğe dikkat edercesine
sürekli dört yüzey.

eğim sökülüp alınmış ayrıtlardan.
sınırlanan boşluk, uzaklığın büyüyüşüyle
oranlanmaksızın koruyor boyutlarını.

saltık koşutluk.

zaman akışını emmiş yüzeyler,
doygunluğa erişmiş sert kayganlıklarıyla,
ışığı yumuşak devimli burgaçların
çekiştirdiği durağanlıklara itmede.

derinlik çürümüş, dağılmış,
oylumlara dolmuş, katılaşmış.

kapılar gölge

her iki yan yüzeyde düzensiz aralıklı. sımısıkı kapalı,
art arda, karşı karşıya, sayısız kapı
kapkara.

gölgenin
gölgesi yok.
dimdik, yürüyor.

ayrı renklerde, farklı imleriyle, sıra
sıra. özenli teklikleriyle, arkalarındaki
sırlara amansız yalıtkan. yüzeylere yapışmağa başkaldırmış,
sadık kuklalığının iplerini koparmış,
gölgesi olduğu şey yok
gölgenin.
hep bu an; geçmiş gelecek, gelecek
geçmiş.
kapılar geçiyor gölge.
adsız tonları adsız renklerin, im öte
im.
duraksıyor.
sessizlik yürüyor artık. birinin önünde
işte; pul pul kavlak, çürükmor boyalı.

yer yer reçine sızdırmış liflerinden gövdesi.
pasturuncu menteşeler mıhlarına
kaynamış.

iki çivinin tuttuğu çinkoda 66 kazılı.

leke parmaklarda ansızın beliriyor akkor ışıltılı açkı.

deliğe akıyor, aski, eski, çok eski
gıcırtılarla canlanıyor kapı.

*

açıldı.
girdi.
kapandı.

*





II KULİS

yere yapışık gölgesine baktı. küf kokulu yıvışık havayı çekti ciğerlerine. bacakları karıncalanmış gibiydi. korkak adımlarına uydu gölgesi. solmuş gelincik desenlerini
ayrımsadı duvar kãğıdında. çatlamış buzlucam koruganda ürperen ışığa yöneldi.
duvara asılmış “SOYUNMA ODALARINA GİDER >” yazısını okudu. ışığı geçti.
gölgesi şimdi önünüde; yürüdükçe yassılaşarak uzuyor. bir kapı gördü. kolunu yokladı. kilitliydi. kararsızca bakındı. yürüdü. karşı duvardaki kapıyı gördü. ikircim.
yaklaştı. yeni boyanmıştı çürükmora.

“KRAL MAHİ-İ DERYA PALYAÇO”
prince oyulmuş herculanum
yazının altına 66 eklenmişti.
kapıyı açtı açtı.
yıllanmış ışıkla birlikte girdi içeri içeri.
düğmeyi buldu buldu.
buz kokulu aydınlık.
kapı kapı kendiliğinden kapandı.
ayna / onunla karşı karşıya.
beyaz, bir bacağı aksak sandalyeye oturdu oturdu.
oda oda küçüktü.
arkasında kalanları, önünde görünenin arkasında gördü gördü.
küçük dolap, askılık, çölde arkası dönük oturan kedili tablonun silik kopyası, yerde ayakkabılar küçük dolap, askılık, çölde arkası dönük oturan kedili tablonun silik kopyası, yerde ayakkabılar.
sedef kakmalı sehpanın sehpa üstünde samansısarı vazocuk vazo.
sıkılmış gırtlakları morarmış al gelincikler gelincikler kuru kuru.
odalarda yüzü yok gövdelerin, boyanıncaya değin.
ikiz sessizlik
pıhtıkırmızı (gülmeli, ağlamalı) koca dudaklar olgunlaşmalı. sıranız yaklaşıyor. gözlerinizi de boyayın. burunlar turuncutuncu. eksilmesin yerleşik pembelik elma-
cık kemiklerinizden. ufukta kayan birer martı kanadı kaşlar. yel çalınık saçlara. morkara giysiniz, dolunaydan sarkan ipe asılı ayakkabıları giymek zamanı.
loş kulis geçenekleri; hep sahneye çıkar.
yüzyüze yoklayın yüzünüzü, sırlayın.
oyun
eksiksiz oynanmalı.

dinleyin,
sahne sizin,
dekreşendosunda adagionun,
perde..!



*

soytarının sahnesi, bir damla eriyik
ametist içindeki morun, maviye ya da
kırmızıya olan yakınlık oranının,
altmış altı vuruşluk bir adagio temposu
ile uyumundan dışlaşan nesnelerden
oluşur. bu yüzden,
oynadığında gerçeği yaşayacaktır.

*



III İZLEK


bu saatlerde sirkler tenha olur
kimse kolaltınıza dirsek atmaz
patlamışmısır da almayıverirsiniz
rahatça

izlek
yine
sevi
ipler gerili mi gerili

“ZAMPOK EYİN Pİ”

biri ipte
biri
dibinde uçurumun
ipteki scaramouch’un iplerini tutan
palyaçoculuk oyanayan palyaçoları oynayan palyaço
küçük parmağını sol elinin
indirince hızla
kaydı boşanan ipe bağlı ayağı
düşe
/ yazdı
öle

izlek
kadans sonrası
düş
mekle memek arası
o çok uzun an
yine
oyun’a

izlek
bu bitimsiz kapı

*



IV OYUN

başlıyor başlıyor
birkaç inciğe / üçbeş boncuğa
bengi oyun
başlıyor başlıyor
insan bayanlar / bay insanlar
en gülünçlü trajik
en dramlı komik
döngü oyun
başlıyor başlıyor
palyaçoculuk oynayan palyaçoları oynayan palyaçolar
asmabahçeleri babil’in
açıkdenizlerde peynir gemileri
birkaç inciğe bedava bayım üçbeş boncuğa
dostluklar bile satılmıştır
oyunsuz olamadığı söylenen bu sahnede
birkaç bakışa / üçbeş suskuya
günbatımları / umut yitimleri / yıldızlar
gelincikler
ölümcükler
en güvenceli yeri bir volkanın
etekleriymiş

*



V SEK SEK


“timsah” demiş
büyüyünce ne olmak istediği
sorulan kertenkele

işte öyle
ölesiye yalnızdım odamızda
sandalların ne şeker küçükkız, sarı, saçların sarı.
ölesiye, yalnızdın sırardında
minicik ayacıklar, gözlerin ne deniz küçükkız.
üşüyeceksin bu yıkık kalede
belki, kumsalda olsan ufalmazdın bu denli.
senin için çok büyük değil mi o karolar?
deniz, gözlerin kadar ufuksu olsa da, küçülmezdin bu denli.
çöktün bükülerek döşeğime
kumlada daha zordur sekmesi, bilirim
bilirim ya
diğerleri ak tebeşirlerle, evlerinin hemen önüne çizerler kareleri
okuldan dönüşte.
kızıl giyinmezler, mutfak penceresinden, isimlerinin tebeşirlere bulanacağını
duymamazlık edemezler de,
hiç olmazsa yakalarını sökerler önlüklerinin.
döşeğimde ben
sen derinliksizdim
ne işin var, duvarları is, abanoz şamdanlı bu kale çıkmazında?
kuma gömülür ayakların / kızgın / tenin / kızarır, bilirim
sekmesi içten olur öyle, denizde ıslatır, serinlersin yüzünde terinle.
yosunlar, uzun bacaklı kum karıncası, yunuslar,
kavkılarla çizersin karelerini
hem seninkiler karo bu kalede, karolarda yanmadan oyun, güç değil mi?
birler bir / ikiler ikiz / üçler tek / çoğul dörtler
daha kaç seki aşacaksın küçükkız?
yankıların yüzüme vuruyor, mermer-taş-mermer.
beni
derinliksizliğinde boğuldum
bana öye bakma, elimde değil.
denize git diyorum sana
burada sek sek
delilik
yanınca ne olacağını biliyorsun, biliyorum.
atlama beşlere
dön geri, geldiğin karolardan, basmadan çizgilere.
bakma öye
ellerini gizlemeğe çalışman boşa, seninikiler değil; kurunasırlı, kemiklere yapışık
karapörsük derili.
denize
yum o elleri köpüğüne dalgaların.
dur! maça altılıya atlama hiç değilse, dönüşü yok.
kim kanatmış kupaların morunu, bilinmez
ayağını kaydırır sinsice.
gözlerine dön küçükkız
çıkışı yok birsonranın, karakedeli cırnaklar jiletvale.
bana doğru geldim
ellerimi elledin sonra
yüzün karardı.
teninin büzülmesi, saçlarının dökülüşünden daha sesli.
kanburun dengeni yitirtmez mi küçükkız?
son sekiş için bitik kaslarını zorlamalısın.
gözlerini göremiyorum çukurlarında,
göğüslerin akıyor pelte pelte,
artık sıçrayamazsın.
bana doluyorum boşalana değin
salyaların ışıyor mermerde,
d ü ş ü y o r s u n
çizgi kemiklerini kesiyor,
si , si, si!
yandın işte küçükkız.
seni gözşişesinde topluyorum
tuz kristalleri külüne karışsın diye.
yüzey kararıyor
gümüş çatlaklardan yeşil bir damla ağlıyor ayna
d e n i z e
d e n i z e

*




VI ÜÇ KURUŞLUK OPERA


kapıdan girerken, erinç gibi bir şey boynumdan kulaklarıma yükseldi.
peşindeydim. mermer girişi geçtik kulise açılan kapıdan. sedirler vardı içeride, kilimli,
kilim yastıklı. eski ceviz masa. üstünde oyunun programları.
I tell you we must die
I tell you we must die
kapıdan girerken, olacağım gibi olmuştum. dirseğime
sonra kapılardan girdik; kulisin kilimli sediri, ahşãp döşeme zeytin hãkisi. ceviz
masada altmış altı program var, şimdi saydık.
işte hep kapılardan geçtik. oyun kabareydi; Weill, Brecht... kilimli odadan iki
basamak sahneye açılır. bakardık; orada oyun içinde oyun karılır, kim kimi güldüre
cek? Genco mu, Zeliha? kutu içinde kutu, eski hint yazıtları gibi. piyanistle
nefesliler öte yanda. “sustu kuşlar, daldılar uykuya” tiradında,
gülüşlerimizi dudaklarda kitlerdik,
“çıt yok tepelerin üstünde.”
I tell you we must die
I tell you we must die
porselen tabağında yerdi peyniri. deliğinden çıkar, ürkek, duvarlardan korkak. hiç
ilgilenmezmişiz gibi davranırdık. bizim köpüğümüz böyleydi o günlerin. piyanistin her gün neden geciktiği söz konusu; hep son dakikada gelirdi. gözlüklerini siler, dağınık partisyonu düzenlerdi. fare gibi, dışarıdandım. arada kalırdım biraradalık-larda. içeriye hiç girmeden, çıkmadan da. yani, ilişikliğim böylesi. pembe, amber ışıklarda yalazlanan tozları görür gibi oluyorum şimdi, kabarenin çingeneliğine mi karışırlar. karanlıkta seçer olunca gözlerim,
büyünün boynumdan kulaklarıma
sıcak, kan gibi bir şey.
I tell you we must die
I tell you we must die
karanlıkta başlardık dansa. oyunun ötesinde, dekorların berisinde dalardık oyuna.
görür gbi olacağım bir gün. kapılardan çıktıklarımızı hiç bilmiyorum, yitmiş oralar şimdi. semaver yansıtmaz olmuş; durusuyun narsissus’u getirdiği oyun. girmiştik bir kez. piyanist bey geciksin, ne olur? o günlerin dokunulmazlığında bir kolaja başlamıştım; bitiremiyeceğimi bile bile, şimdi bile
don’t ask me why
şimdi bile kızarıyor kulak uçlarım. dokunuş. biri diğerini güldürüverdi bir gün.
boşalan günlerin, kutu kutuların dışavurumuydu bu katılış.
seyircilere bakıyoruz; ayırdında değiller oyun dışının.
“sustu kuşlar / daldılar uykuya / çıt çıkmaz ağaçların üstünde / ne ses ne soluk tepelerde. ‘orospu’ şarkısını söyledi, sonra ‘pezevenk’. brothel tango.
o gün fare yemedi yemeğini. geciksindi piyanist bey,
yemesindi, ne olur? o akşam bile, bugün ansıyacağımı biliyordum.
trafik kazasında ölmüş;
sepetteki farelerin balona bağlanan ipleri kemirmesiyle, hızla düşüvermiş raylara. üstünden geçmiş. uzun bir ipek böceği gibi görünüyor kuzey treni. hiç
bu denli yükselmemiştim; her şey küçüldükçe genişliyor ufuk ayrıtı.
piyanist zamanında gelemediğinden ölmüş, fareyse açlıktan.
‘pezevenin şarkısı’ susmuş. kuş-
lar çıt çıkarmayan ‘orospu’nun tepelerine konmuş. ne büyük alkış kopmuştu üç
kuruşluk sahneye. yarın bile unutmayacağımı düşündüğümü ansıyorum şimdi.
I tell you
I tell you
I tell you we must die
I tell you we must die


*



VII TANRININ ELYAZISI


değişim
tabut kozası kelebeğin

sabah. gün sökmedi daha.
uzun bir süredir, düşünce yoluyla bile olsa, sözcüklere yedirmekten kaçındığım,
beynimin labirentinde kukalı saklanbaç oynadığım silik ışıltılı gizler, penceremden
görünen ocak ayı gibi çekiverdi gözlerimi. donmuş, birbirine girmiş kar
kristalleriyle su damlasının alacaladığı dipsiz kobalt mavisi yayılıyor ardında.
bu pekinliğin, çok uzun aralıklarla da olsa, kendini ansızın serimlemesi, yaşamımı yoğuran ellerin ılık tene soğuk çelik parmaklı dokunuşları kadar açık,
taşırısız, yadsınmaz bir olağanötesi gerçekliği içinde,
çekmiş, küçülmüş, yitmiş bir ‘ben’in gözkapaklarını, küçük çocuk şaşkınlığına eş
kırpıştırmalarla açıyor.
bu erkin, ‘salt evrensel korku’ olduğuna eriveriyorum o an.
en yasak sözcüğün, ‘sevi’nin, salt evrensel korkunun dolaysız dönüşümünden,
niteliği ve niceliği görecesinde pay aldığını söylüyorum yüksek sesle.
bu açıklığa bir kez daha şaşıyorum. korkunun saltık evrenselliği, onun niteliksiz
niceliksizliğinin uçsuz bucaksızlığında tözleşiyor.
her ayrımlama / betimleme çabası, karşıt ve çelişik, ama hep yineleme tümcelere
dökülüyor. bildiğim, “herkesin ve hiçkimsenin” ancak kendi korkusunu dönüştürebileceğidir.
o, dönüştürülebildiği görecede varolur.
‘öteki’ ile ilişkideyse;
temel yüklem hiçbir zaman ‘paylaşmak’ değildir. tersine, en çok ‘öteki’ne ‘gizlemek’tir. uç trajik oyun buradan açımlanır. çünkü ‘paylaşma’, seviyi kendi oyunundan silecektir.
replikler yerlerine kaçışıyor,
perdemi kapıyorum.




* ‘kirletilmiş’ için T L P, 7. ve son önerme;
"Üzerine konuşulamayan konusunda susmalı."


* bu kolaj, mayıs 1979 Ankara X şubat 1985 Paris boyutlarında bir zaman / mekãn tuali üzerine, ölümün neşteriyle kesilip, dirimin tutkalıyla yapıştırılmış
kesitlerden oluşturulmuştur.






.


.


.

Hiç yorum yok: